Bölüm 111
“Şu an beni bir tayla mı kıyaslıyorsunuz?”
Nihayet öfkelenmeye karar verip sesindeki sivriliği belli edince, Varkas hafifçe iç çekti.
“İnce eleyip sık dokumayı bırak da şunu bitir.”
Bu kez içinde kayısılarla dolu bir kâse uzattı ona. Talia, kâseye sanki baş düşmanıymış gibi sert sert baktı, ardından yüzünü çevirdi.
Onu sessizce izleyen Varkas, yatağın yanına bir sandalye çekip oturdu. Sonra da son derece doğal bir tavırla küçük bir meyve aldı ve bıçağıyla yumuşak kabuğunu soymaya başladı.
Normalde hizmetçilere düşen bir işi bu kadar kayıtsız bir şekilde yaptığını gören Talia, şaşkınlık içinde ona bakarken sesini yükseltti.
“Yapmayın şunu. Size bana hizmet etmenizi kim söyledi? Benim gibi kaprisli bir kadını kendi hâline bırakın da gidip işinizle ilgilenin...!”
Hararetle söylenmeye devam eden Talia, bir anda ağzına giren yumuşak meyve etiyle yüzünü buruşturdu.
Onu tek hamlede susturmayı başaran adam, meyve suyuna bulanmış parmaklarını bir peçeteye sildi ve alaycı bir gülümsemeyle karşılık verdi.
“Majesteleri öğün atlamazsa, ben de kendi işlerime daha rahat odaklanabilirim.”
Talia, hâlâ ağzındaki kayısı parçasını çiğnemeden tutarken gözlerini devirdi.
“Yemek yiyip yememem sizi neden ilgilendiriyor?” diye çıkışmak istiyordu ama bunu yapabilmesi için önce ağzındakini yutması gerekiyordu.
Sonunda yumuşak meyve etini dişlerinin arasında ezdi. Ferahlatıcı bir koku ağzına yayıldı; dilini karıncalandıracak kadar tatlı meyve suyu damağını doldurdu. Beklediği kadar kötü değildi.
“Biraz daha ister misiniz?”
Onu dikkatle izleyerek yemesini seyreden adam, yeni bir meyve parçası aldı.
Kısa bir tereddüdün ardından Talia utangaçça başını salladı.
Varkas hemen yeni bir kayısı soymaya koyuldu. Küçük bıçakla meyvenin etli kısmını özenle ayırışı, ince bir sanat eseri üzerinde çalışan bir zanaatkârı andırıyordu. Bu alışılmadık manzara karşısında Talia’nın öfkesi hızla dağıldı.
Talia, bilinmeyen bir yaratığı inceliyormuş gibi ona bir kez daha baktı.
Belki de ilacı zorla içirdiği için suçluluk duyuyordu; çünkü Varkas son günlerde yemekleriyle neredeyse takıntılı bir şekilde ilgilenmeye başlamıştı. İlk başlarda yalnızca öğün atlamadığından emin oluyordu. Sonrasında ise onu kendi elleriyle besleyecek kadar ileri gitmişti. Muhtemelen ne kadar az yemek yediğini görünce durumun ciddiyetini kavramıştı.
“Buyurun, bunu da yiyin.”
Dudaklarına doğru özenle soyulmuş bir kayısı uzatırken söyledi bunu.
Talia, çaresizce boyun eğmiş gibi davranarak ağzını açtı. Tatlı meyve etiyle birlikte adamın sert parmağı da dilinin ucuna değdi.
Yüzü kızarıp başını geri çekmeye çalıştığı anda, Varkas bir eliyle ensesini kavradı, diğer eliyle de ağzını hafifçe kapattı. Belli ki yiyeceği tüküreceğini sanmıştı.
Talia ona inanamaz gözlerle baktı.
Bu adam gerçekten de onu yemek yüzünden huysuzluk yapan bir çocuk mu sanıyordu?
“Şu kadarcığını yiyin. Daha fazlası için sizi zorlamayacağım.”
Varkas, onu yatıştırmaya çalışır gibi konuştu.
Talia, kısılmış gözlerle ona bakmayı sürdürürken mekanik bir şekilde çenesini hareket ettirdi.
Ancak ağzındaki yumuşak lokmayı yuttuktan sonra adam elini çekti.
“Bugün kısa bir yürüyüşe çıkmak ister misiniz?”
Meyve kâsesini bile toparlayıp kaldırmış olan Varkas, birdenbire bu teklifi ortaya attı.
Ilık suyla ağzını nemlendiren Talia, şaşkın gözlerle ona döndü.
“Dışarı çıkmamda bir sakınca yok mu?”
“Şifacı, temiz havanın ve güneş ışığının iyileşmenize yardımcı olacağını söyledi.”
Varkas bir palto getirip omuzlarına yerleştirdi.
Talia kaşlarını çattı.
“Henüz gideceğimi söylemedim.”
“Gitmek istemiyor musunuz?”
Adam başını hafifçe eğerek şaşkınlıkla sordu.
Somurtan Talia, sonunda istemeye istemeye kabul etmiş gibi davranıp bacaklarını yatağın kenarından sarkıttı. Ancak ayakları yere değemeden bedeni havaya kaldırıldı.
Varkas’ın onu son derece doğal bir tavırla kucağına alması ilk anda şaşkınlık yaratmıştı. Fakat bu duygu kısa sürede kayboldu ve Talia omuzlarını gevşetti. Artık direnmeye devam edecek gücü kalmamıştı.
“Üşümüyor musunuz?”
Onu bir çırpıda binanın dışına çıkaran Varkas, başlığını başına geçirirken sordu.
Talia başını salladı.
Sonbaharın ilk serinliği bahçeye çökmüş olsa da güneş hâlâ sıcaktı.
Varkas dar patika boyunca yürüdü. Ayaklarının altında ezilen çimenler hafifçe hışırdıyordu. Kuruyup kahverengiye dönmüş çiçek tarhlarında tohum gagalayan birkaç karatavuk ürküp kanatlanarak havalandı.
Bir süre bu manzarayı dalgın dalgın seyreden Talia, sonra bakışlarını Varkas’ın yüzüne çevirdi. Solgun güneş ışığı açık sarı saçlarını gümüş renginde parlatıyordu.
Bir zamanlar Varkas’ın ilk kez sarayına geldiği günü hatırladı.
O günlerde bu adamın bir gün kendisine böyle bakacağını hayal bile edemezdi.
Ama şimdi dönüp düşündüğünde, Varkas aslında her zaman güçsüzlere karşı cömert davranmıştı.
Can çekişen bir kuşu avuçlarının arasında özenle taşımış, insanların dokunuşunu reddeden hasta bir tayı yanına alıp iyileştirmeye çalışmıştı.
Üstelik yalnızca bu da değildi. Küçük yaşta annelerini kaybeden Gareth ve Ayla’nın koruyuculuğunu üstlenmiş, bir zamanlar düşmanı olan bir kadını bile yıkılmış hâline kayıtsız kalamadığı için eşi olarak kabul etmişti.
Rahiplerin zulmüne maruz kalmamış olsaydı, belki de son derece yumuşak kalpli bir insan olarak büyürdü.
Düşünceler içinde kaybolmuşken, Varkas aniden durdu.
Sebebini anlaması uzun sürmedi.
Solmaya yüz tutmuş çiçek tarhının bir köşesinde sonbahar güllerinden biri açmıştı.
Talia şaşkın bir ifadeyle başını kaldırıp ona baktı.
“Çiçekleri siz de mi seviyorsunuz?”
“Ne severim ne de sevmem.”
Varkas kuru bir sesle cevap verdi.
Öyleyse neden...
Bunu sormaya hazırlanırken sustu.
Adamın özellikle ona göstermek için durduğunu geç de olsa fark etmişti.
Bir dürtüyle ağzından şu sözler döküldü:
“Onu benim için koparın.”
Varkas hiç tereddüt etmeden gülün sapına uzandı.
Keskin dikenlerin parmaklarına battığını açıkça görebiliyordu. Ama Varkas’ın yüzünde en ufak bir değişiklik olmadı.
İfadesiz yüzünü koruyarak gülü kopardı, ardından dikenleri parmaklarıyla tek tek sıyırdı. Sap tamamen pürüzsüz hâle gelince çiçeği ona uzattı.
Onu böyle görünce Talia’nın içinde tuhaf bir duygu kabardı.
Bu adam, kendisine düşüncesizce davranan Gareth’e bile sessizce sabretmiş aynı adamdı.
İmparator’a sadakatle hizmet etmiş, Ayla’ya kusursuz bir nişanlı olmuştu.
Şimdi de tek kelime şikâyet etmeden bir koca olarak görevlerini yerine getiriyordu.
Acaba hayatını hep böyle mi yaşayacaktı?
Çevresindeki insanların beklentilerine ve taleplerine uyum sağlayarak...
İlk kez, Varkas’ın yaşamını sorgulamaya başladı.
“Ben... ne istersem yapacak mısınız?”
“Yapabileceğim bir şeyse, evet.”
Şaşkın görünerek ona bakan Varkas, bunu son derece doğal bir tavırla söyledi.
Talia ne diyeceğini bilemeden ona baktı, sonra gözlerini elindeki soluk renkli güle indirdi.
Bu çiçeğin onun için hiçbir anlamı yoktu.
Yalnızca bir isteği yerine getirmek adına uzatılmış değersiz bir güldü.
Ama kendisi...
Bu çiçeği ölene dek sevecekti.
O anda içinde taşıdığı duygunun gerçek yüzünü açıkça gördü.
Bu, sessiz bir kabullenişti.
Bir ömür geçse bile, yıllardır kalbinde taşıdığı bu sevgiyi ondan geri alamayacaktı.
Varkas hiçbir zaman onu bir zamanlar içine sürükleyen o ateşli çılgınlığa kapılmayacaktı.
Ama yine de bir koca olarak yapabileceği her şeyi yapacaktı.
Belki de bu kadarı yeterliydi.
“Eğer beğenmediyseniz, sizin için başka bir tane koparayım.”
Yüzündeki gölgeyi fark etmiş olan Varkas temkinli bir sesle teklif etti.
Talia başını salladı.
“Bu yeterli.”
Büyük, sarı gülü dikkatle kucağında tutarken Varkas yeniden yürümeye başladı.
Ufukta ince bulutlar toplanmaya başlamıştı. Güneş ışığı yavaş yavaş solarken adam yönünü kaleye çevirdi.
Tam o sırada arkalarından gür bir ses yükseldi.
“Ekselansları!”
Talia arkasına döndü.
Bahçenin içinden telaşla koşarak gelen Daren’i görür görmez yüzü karardı. Adamın yüzündeki ciddi ifade bile yaklaşan haberin uğursuzluğunu hissetmesine yetmişti.
Beklediği gibi, tüm hızıyla yanlarına gelen adam ağır bir ses tonuyla konuştu.
“Derhâl Raedgo Kalesi’ne dönmemiz gerekiyor.”
Gözlerinde derin bir keder vardı. Nefesini toparlamak için kısa bir an bekledikten sonra, daha da ağırlaşan bir sesle devam etti.
“Ekselansları’nın... hayır, babanızın durumu kritikmiş.”
Sözleri havada asılı kaldı.
“Saraydan gelen telgrafta ölüm döşeğinde olduğu bildiriliyordu.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.