Bölüm 41
“Bugünkü toplantı burada sona ermiştir.“
Kabine toplantısı nihayet tamamlanmıştı.
Herdin ağırbaşlı bir tavırla yerinden kalktı ve Ruth ile birlikte toplantı salonundan çıktı. Koridora adımını atar atmaz gözüne ilk çarpan şey pencere oldu.
Hava ansızın değişmişti.
Gökyüzünü kaplayan koyu bulutlar uğursuz görünüyordu. Yağmurun eli kulağındaydı.
Bakışlarının yönünü fark eden Ruth hafifçe gülümsedi.
“Tam hava ısınıyor sanmıştık... Anlaşılan bahar yağmuru geliyor.“
Herdin, pencerenin ardından imparatorluk sarayına uzanan manzarayı sessizce seyretti. İmparatoriçe’nin sarayı ağaçların arasında görünmüyordu ama orada bir yerdeydi.
Ve Blair de muhtemelen şu anda oradaydı.
Loreline Malikânesi’nden gelen habere göre, dün saraydan bir görevli onları ziyaret etmişti. Bugün ise İmparatoriçe Hazretleri, leydiyi huzuruna çağırmıştı.
Düğünden önce Katrina’nın kızına büyük bir sevgiyle bağlı olduğuna inanıyordu.
Kızı daima en güzel elbiseleri giyer, en değerli mücevherlerle süslenir, kendisini öven insanların arasında ışıl ışıl gülümserdi.
O zamanlar insanın gördüğü her şeyin hakikat olmadığını bilmiyordu.
Düğünden sonraki ilk akşam yemeğinde Blair’in Ivan ve Katrina’nın karşısındaki hâli...
Katrina’nın doğum günü şölenindeki tavrı...
Yakından bakınca anne ile kız arasındaki ilişki, yıllardır sandığı şeye hiç benzemiyordu.
İşte o zaman Katrina’nın kızına karşı tutumunun ne kadar tuhaf olduğunu fark etmişti.
Aynı şekilde Blair’in annesine karşı tavrı da...
Yalnızca birkaç kısa karşılaşmayla kesin hüküm vermek mümkün değildi.
Fakat aralarındaki bağın sıradan bir anne-kız ilişkisi olmadığı apaçık ortadaydı.
Sebebini bilmediği bir şekilde, o akşam yemeğindeki Blair gözlerinin önüne geldi.
Masanın altında elleri titriyordu.
Ama ağzından çıkan her kelime sakindi, ölçülüydü.
“......“
Dalgın düşünceler içinde koridorda yürürken bir anda durdu.
Yağmur başlamıştı.
~~~
Katrina ile yaptığı görüşmenin ardından İmparatoriçe’nin sarayından ayrılan Blair’i beklenmedik bir durum karşıladı.
Bahar yağmuru.
Aniden bastıran sağanak karşısında Blair olduğu yerde kaldı.
Onu gören saray hizmetkârlarından biri hemen yağmurun içine koşarak bir fayton getirmeye gitti.
Katrina ile yaptığı konuşmanın ardından aceleyle çıktığı için önceden fayton hazırlatmaya fırsatı olmamıştı.
Bu yüzden Blair, sarayın girişinde beklemek zorunda kaldı.
Onu izleyen genç hizmetçi temkinli bir sesle konuştu.
“Madam, dışarısı hâlâ serin. Dilerseniz içeride bekleyebilirsiniz.“
“Hayır, gerek yok. Nasıl olsa birazdan gelir. Hava da hoş... Burada beklerim.“
Blair nazik teklifi geri çevirdi.
Yağan ince yağmuru dalgın gözlerle seyrederek faytonun gelmesini bekledi.
Bunca zaman sonra gerçeği kurcalamanın neyi değiştirecek?
O ölü kadın mezarından geri mi dönecek?
Katrina yalnızca on yıl önce yaşanan gerçekle yüzleşmeyi reddetmiyordu.
O gerçekten korkuyordu.
Eğer anlattıkları doğruysa...
Korkmasına gerek yoktu.
Annesini o hâlde gördüğü anda, Blair’in on yıldır görmezden gelmeye çalıştığı ihtimal sonunda bütün ağırlığıyla karşısına dikildi.
Belki de annem beni kullandı.
O gün yaşanan kaza...
Belki de bütün hayatı...
Ve aynı anda, inkâr edilemeyecek kadar benzediği o yüz...
Annesinin yüzü...
Bir anda ürkütücü gelmeye başlamıştı.
Nasıl yapabildi bunu...
Kendi öz kızına bunu nasıl yapabildi?
Elbette bu yalnızca bir ihtimaldi.
Belki de gerçek değildi.
Belki sadece kendi kuşkusundan ibaretti.
Ama belki de bunların hepsi...
Annesi tarafından terk edilmiş olmayı kabullenmek istemediği için bulduğu bahanelerden başka bir şey değildi.
Şimdiye kadar yalnızca Asiel’in yeterli olduğunu düşünmüştü.
Şimdi de bu değişmemişti.
Öyleyse içindeki bu boşluk neydi?
Sanki dünyada yapayalnız kalmış gibi hissettiren bu duygu...
...Asiel.
Blair, oğlunun neşeyle gülen yüzünü gözlerinin önüne getirdi.
Ellerinden biri farkında olmadan dümdüz karnının üzerine gitti.
Bebeğim...
Geçmişe döndüğü bu zamanda ondan geriye hiçbir iz yoktu.
Bu yüzden hiç değilse onu bir zamanlar içinde taşıyan rahmine dokundu.
Fakat bomboş karnına değen eli, içindeki boşluğu daha da büyütmekten başka bir işe yaramadı.
Asiel’i bir kez daha görebilse...
Kanını taşıyan tek ailesini yeniden kollarına alabilse...
İçini yutmaya çalışan bu boşluk mutlaka kaybolurdu.
Şimdi onu yiyip bitiren bütün bu duygular da anlamını yitirirdi.
Yalnızca onun sayesinde nefes alan...
Kocaman gülümseyen o küçük çocuğa bakmak bile her türlü zorluğun üstesinden gelebileceğine inanması için yeterliydi.
Bu yüzden...
Şimdi yanında olmadığı sürece, perişan olmaktan başka çaresi yoktu.
Yağmuru seyreden Blair’in boşlukla dolu mor gözlerinin önünde bir fayton durdu.
Kapısında kutsal bir canadın kanatlarını taşıyan aile arması işlenmişti.
Saraya gelirken bindiği Delmark faytonuyla aynı armayı taşıyordu.
Ama bu, onun faytonu değildi.
Kapı açıldı.
İçinden tanıdık bir yüz indi.
Herdin şemsiyesini açıp ona doğru yürümeye başladı.
Blair yarı dalgın gözlerle onu izledi.
Kavga etmişlerdi.
Herdin, yalnızca Katrina’nın kızı olduğu için ondan şüphelenmişti.
Muhtemelen şimdi de şüphe ediyordu.
Annesiyle ne konuştuğunu...
Onun sözlerinden etkilenip etkilenmediğini...
Üstelik önceki yaşamında onu öldüren kişinin Herdin olabileceği ihtimali de vardı.
Ama yine de...
Herdin karşısına çıktığı anda dünyasında yeniden iki kişi vardı.
Ne ağır ne de aceleci adımlarla yürüyen Herdin sonunda önünde durdu.
Blair inanamazmış gibi başını kaldırdı.
Şemsiyenin altında o berrak mavi gözler hiç kıpırdamadan ona bakıyordu.
Bir süre onu sessizce inceledikten sonra elini uzattı.
“Gidelim.“
Blair önce uzatılan iri ele baktı.
Sonra Herdin’in yüzüne...
Ardından yeniden eline...
Sonunda kendi elini usulca onun avucuna bıraktı.
Herdin parmaklarını onun elinin etrafında kapattı ve nazikçe onu şemsiyenin altına çekti.
Aynı anda şemsiyeyi biraz daha eğerek Blair’i yağmurdan tamamen korudu.
İkisi birlikte faytona bindiler.
Ruth ise Blair’in geldiği faytona geçti.
Çok geçmeden araç yeniden hareket etti.
Faytonun içinde yalnızca sessizlik vardı.
Blair göz ucuyla Herdin’e baktı.
Herdin, camdan aşağı süzülen yağmur damlalarını seyrediyor, tek kelime etmiyordu.
Annemle ne konuştuğumu hemen soracağını sanmıştım.
Sorsaydı hiç saklamadan cevap verirdi.
Onu huzursuz eden şey bu sessizlikti.
Şüphelerini içinde büyütüyor olabileceği düşüncesi...
Sonunda sessizliği Blair bozdu.
“Annem... Malikâneye bir casus yerleştirmiş gibi görünüyor. Kontes Loreline’la görüştüğümü biliyordu.“
Ancak o zaman Herdin gözlerini pencereden ayırıp ona çevirdi.
Yüzünde en ufak bir şaşkınlık yoktu.
Sanki bunu zaten bekliyordu.
“Ve...“
Blair, sorulmayan bir soruya cevap veriyormuş gibi konuşmayı sürdürdü.
Fakat devamı boğazında düğümlendi.
Katrina’nın hafızasını geri kazanmaya çalışmayı bırakmasını emrettiğini söylerse...
Bu, annesinin Esmeralda’nın ölümünde gerçekten payı olabileceğini de söylemek demekti.
Bunu duyunca Herdin ne düşünürdü?
Muhtemelen zaten Katrina’dan şüpheleniyordu.
Ama kuşkuyla neredeyse kesinleşmiş bir kanaat aynı şey değildi.
Yine de konuşmaya devam etti.
“Ve... hafızamı geri kazanmaya çalışmayı bırakmamı söyledi.“
Gerçeği ne pahasına olursa olsun ortaya çıkaracağına karar vermişti.
Bu yolda Herdin de onun ortağıydı.
“Ben yine de hafızamı geri kazanacağım. Annem ne derse—“
“Biliyorum.“
Alçak ve sakin sesi sözünü yarıda kesti.
Gözlerinde artık eskisi gibi kuşku ya da sorgulama yoktu.
“Bu kadarını söylemen yeterli.
Daha fazlasını açıklamak zorunda değilsin.“
Blair şaşkınlıkla ona baktı.
“O hâlde neden...“
Eğer öğrenmek istediğin bu değilse... beni almaya neden geldin?
Sorusu dudaklarında kaldı.
Herdin cevap vermek yerine sessizce onun solgun yüzüne baktı.
Şakağının yanındaki saç tellerine takılmış minicik bir yağmur damlasını fark etti.
Elini uzattığını gören Blair refleksle gözlerini kapadı.
Herdin işaret parmağıyla damlayı usulca sildi.
Damladan ayrılan bakışları hemen yeniden Blair’in gözleriyle buluştu.
Ancak o zaman kuru bir ses tonuyla cevap verdi.
“Sadece yağmur yağıyordu.“
[hr]
“O hâlde emriniz nedir, Ekselansları?“
O gece Herdin, Kaligo’yu çalışma odasına çağırmıştı.
“Kaligo. Bir süreliğine İmparatoriçe Hazretleri’ni gizlice izlemeni istiyorum.“
Kazanın yaşandığı gün...
Blair, Katrina’ya haber vermeden İmparatoriçe’nin sarayına gitmişti.
Fakat Katrina, bunu saraya yerleştirdiği hizmetçiden öğrendiğini söylemişti.
Hizmetçi de aynı yönde ifade vermişti.
Katrina böylece üzerindeki bütün şüpheleri bertaraf etmişti.
“Eğer Esmeralda’yı gerçekten öldürmek isteseydim, kendi kızımın İmparatoriçe’nin sarayında olduğunu bildiğim bir günü mü seçerdim?“
Üstelik o gece ağır yaralı Blair’i kurtarmak için bizzat tapınağa gitmişti.
Şimdiye kadar Herdin, Katrina’nın suçlu olduğundan bir an bile şüphe etmemişti.
Hizmetçinin ifadesinin yalan olduğuna inanıyordu.
Blair’in hafızasını kaybetmiş numarası yaptığını...
Annesinin suçunu örtbas etmek için sessizce rol yaptığını düşünmüştü.
Fakat herkesin aklına gelmeyen bir ihtimal vardı.
Çünkü hiç kimse böylesine insanlık dışı bir ihtimali kabul etmek istememişti.
Bir annenin...
Kendi kızının hayatını kullanmış olabileceği ihtimali.
Muhtemelen Blair de aynı durumdaydı.
Öz annesinin kendi canını böylesine kullanabileceğini hayal bile edememişti.
Hayır...
Muhtemelen bunu hayal etmek istememişti.
Çünkü doğruysa...
Bunu kabullenmeye yüreği dayanmazdı.
Bu ihtimal aklına düştüğünden beri Herdin de tereddüt etmeye başlamıştı.
Blair’i geçmişini hatırlamaya zorlamak konusunda...
Ama artık burada durmaya niyeti yoktu.
Gerçek her ne olursa olsun öğrenmeliydi.
Halasının neden ölmek zorunda kaldığını...
Delmark Hanesi’nin neden böylesine ağır bir lekeyi taşımak zorunda bırakıldığını...
Blair bu süreçte incinse bile...
Yüzleşilmesi gereken gerçek buydu.
Her şeyi yalnızca onun hatırlayacağı anılara bırakamam.
Bu sonuca vardıktan sonra Herdin konuşmayı sürdürdü.
“O kadını yeterince tedirgin ettim. Eğer gerçekten suçluysa, geride bir iz bırakıp bırakmadığını yeniden kontrol edecektir.“
“......“
“O gün olanlara karışmış herkes gözetim altında olsun. En ufak şüpheli hareket görürsen bana hemen bildir.“
Herdin’in emrini duyan Kaligo’nun bakışları her zamankinden daha keskinleşti.
Ciddi bir ifadeyle başını eğdi.
“Emriniz başım üstüne.“
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.