Bölüm 42
Ertesi sabah Blair, her zamanki gibi yemek salonuna inerek Herdin’le birlikte kahvaltısını yaptı. Geniş salonu dolduran tek ses, çatal ve bıçakların porselen tabaklara hafifçe çarpmasından doğan tınıydı.
Artık alışık olduğu bu sessizliğin içinde Blair’in aklı, birkaç gün önce Agnes’le yaptığı konuşmaya kaydı.
Seans sona erdikten sonra Blair, hipnozu ne zaman tekrar deneyebileceklerini sormuştu. Bunun üzerine Agnes, yüzüne sıkıntılı bir ifade yerleştirerek şöyle demişti:
“Bunun için önce Ekselanslarının onayını almanız gerekiyor. Seanslara başladığımızda bunu özellikle kendisi şart koşmuştu.“
Blair, Herdin’in bunu daha önce olduğu gibi hipnoz sırasında bizzat bulunmak istediği için yaptığını düşünmüştü.
Her ne sebeple olursa olsun, Agnes onun izni olmadan tek adım atmaya niyetli görünmüyordu. Bu yüzden Blair de şimdilik konuyu kapatmıştı.
Fakat dün Katrina’yla görüştükten sonra içinde daha önce hissetmediği bir acelecilik doğmuştu.
Üstelik bunun nedeni yalnızca Herdin’le yaptığı anlaşma değildi.
Katrina’nın böylesine korktuğu gerçeğin ne olduğunu öğrenmek istiyordu.
“Herdin.“
Herdin cevap vermek yerine bakışlarını ona çevirdi.
Blair hiç dolandırmadan konuya girdi.
“Görünüşe göre hipnozu uygulayabilmeleri için önce senin onayın gerekiyormuş. İzin verir misin?“
Herdin sessizce onu dinliyordu. Blair’in sözleri üzerine gözleri hiç kıpırdamadan onun üzerinde kaldı.
Blair devam etti.
“Agnes, seanslara başladığımızdan beri durumumun oldukça düzeldiğini söyledi. Eğer şimdi hipnozu tekrar denersek—“
“Hayır.“
Herdin, Blair cümlesini tamamlamasına fırsat vermeden, tek kelimeyle karşılık verdi.
Blair şaşkınlıkla ona baktı.
Sessiz bakışları tek bir soru soruyordu.
Neden?
“Yakında bir balo düzenlemeye karar verdiğini duydum. Geçen seferki gibi yeniden hastalanırsan sorun olur.“
Ancak o zaman Blair baloyu hatırladı.
Dünkü Katrina görüşmesi zihnini öylesine meşgul etmişti ki bunu tamamen unutmuştu.
Demek Mason çoktan Herdin’e haber vermişti.
“Başka planları aksatacak kadar acele etmene gerek yok.“
“Öyleyse balodan sonra izin verecek misin?“
“Bakarız.“
Herdin kayıtsız bir ses tonuyla cevap verdi ve boğazını ıslatmak için su bardağını dudaklarına götürdü.
Bu belirsiz cevap Blair’i hiç tatmin etmemişti.
İnce kaşları hafifçe çatılırken küçük dudakları da hoşnutsuzlukla büzüldü.
Bunu yaptığının kendisi bile farkında değildi.
Herdin, bardağın ardından onu seyrederken dudaklarının kenarı belli belirsiz yukarı kıvrıldı.
Gülümsemesi camın arkasında gizlenmişti.
Bardağını masaya bıraktıktan sonra, sanki biraz gecikmiş gibi ekledi:
“Gidişata bakarız.“
Blair bu cevaptan açıkça memnun kalmamıştı. Yine de onu daha fazla zorlamanın bir işe yaramayacağını anlamış olacak ki sessizce yeniden yemeğine döndü.
Kahvaltı sona erip ayağa kalkacağı sırada Herdin yeniden konuştu.
“Ha, bir de... Bugün balo hazırlıklarında Ruth sana yardım edecek.“
Blair, beklemediği bu haber karşısında gözlerini hafifçe açtı.
~~~
Ruth, Blair’in kendisini beklediği kabul salonuna doğru yürürken yüzü asılmıştı.
İstemediği hâlde ödev yapmaya gönderilen bir çocuğu andırıyordu.
Biraz önce Herdin’le yaptığı konuşmayı hatırlayınca derin bir iç çekti.
“Mason hastalandı. Yaşlandığını belli ediyor galiba.“
“Doğrusu artık epey yaş aldı. Durumu ciddi mi?“
“İlaçlar işe yarıyor gibi görünüyor. Endişelenecek bir şey yok.“
“Sevindim.“
“Her neyse... Mason bugün yok. Bu yüzden Blair’e sen yardım edeceksin.“
“Tabii... ...Bir dakika, ne dedin?“
“Bugün balo hazırlıklarına başlıyor.“
Ruth önce Herdin’in ne demek istediğini anlayamamış, boş boş gözlerini kırpmıştı.
Ardından söylenenlerin anlamı zihnine ulaşınca olduğu yerde donakalmıştı.
Blair’in yanında kendini rahat hissedemiyordu.
Onun karşısında her zamanki nazik tebessümünü takınıyor, kabalığa kaçmayacak ölçüde gereken saygıyı gösteriyordu.
Ama hepsi bundan ibaretti.
Ona yalnızca sahip olduğu makamın gerektirdiği nezaketi gösteriyordu.
Son birkaç aydır Herdin’in arkasından Blair’i gözlemlemişti.
İmparatorluk ailesinin diğer fertlerine hiç benzemediğini fark etmişti.
Yine de o aileden biriydi.
Ve bu da ona karşı daima temkinli olması gerektiği anlamına geliyordu.
Ruth, bu çelişkiden nefret ediyordu.
Blair’in ailesindekilerden farklı biri olduğunu fark ettikçe, ona yaklaşmak istememe duygusu daha da güçleniyordu.
“Ben... Ben artık malikânede yaşamıyorum ki.“
“Artık yaşamıyorsun. Ama uzun yıllar burada kaldın.“
Arka sokaklarda yankesicilik yaparak hayatta kalmaya çalışan küçük bir çocuğu malikâneye alıp büyüten kişi, Herdin’in merhum annesi Eloise olmuştu.
Onun sayesinde Ruth, Herdin savaştan dönene kadar dük malikânesinde yaşamıştı.
Herdin’in yaveri olduktan, kendisine bir unvan verilerek ayrı bir konak tahsis edilene dek...
Bu yüzden, malikânenin işleyişini bilen biri varsa, muhtemelen Mason’dan sonra gelen ilk kişi Ruth’tu.
“Evet ama...“
“Canavar avına benimle gelmeyeceksin sonuçta.“
O gün Herdin, başkentin dış bölgelerinde ortaya çıkan canavarları temizlemek üzere yola çıkacaktı.
İlkbaharın yaklaşması ve havaların ısınmasıyla birlikte, kış uykusuna yatan canavarların yeniden ortaya çıktıklarına dair raporlar gelmeye başlamıştı.
Ve Herdin, tüm bu rahatsız edici görevi Ruth’un omuzlarına bırakıp malikâneden ayrılmıştı.
“Ah...“
Farkına bile varmadan kabul salonunun önüne gelen Ruth, uzun bir iç çekti.
Tam kapının koluna uzanmıştı ki—
“Bay Ruth.“
“Ah!“
Yanı başından gelen sesle irkilerek olduğu yerde sıçradı.
Bu beklenmedik tepki Blair’i de şaşkına çevirmişti.
“Özür dilerim. Seni korkutmak istememiştim.“
Ruth bir an için Blair’in az önceki iç çekişini duymuş olabileceğinden endişelendi.
Ya onun yanında bulunmaktan ne kadar rahatsız olduğunu anlamışsa?
Fakat Blair’in yüzündeki ifade yalnızca şaşkınlıktı.
Neyse ki hiçbir şey fark etmemiş gibiydi.
“Hayır, sorun değil. Dalgındım da... Geldiğini fark edemedim.“
Alışkanlıkla doğrudan kabul salonuna girmek üzereydi.
Ancak buna gerek olmadığını fark ederek durdu.
“Öyleyse önce balo salonuna göz atalım mı?“
Böylece ikisi birlikte malikâneyi dolaşmaya başladılar.
İlk durak balo salonuydu.
Ardından misafirlerin dinlenmek için çekilebileceği oturma salonlarını ve balkonları gezdiler.
Ruth başlangıçta ortamın son derece gergin geçeceğini düşünmüştü.
Fakat konu balo hazırlıklarına gelince sohbet şaşırtıcı derecede doğal bir şekilde akmaya başladı.
Blair yürürken yapılması gereken tamiratları, eklenecek süslemeleri ve gerekli düzenlemeleri tek tek sıralıyor, Ruth da söylediklerinin hepsini not defterine geçiriyordu.
Bunu yaparken göz ucuyla onu izlemekten de kendini alamıyordu.
Blair, balo hazırlıklarını Ruth’un beklediğinden çok daha ustalıkla ve titizlikle yürütüyordu.
“Prenses olduğu dönemde neredeyse hiç balo düzenlemediğini duymuştum... Ama sanki bunu onlarca kez yapmış gibi davranıyor.“
Ruth, hayranlığını içinde saklayarak sessizce onun peşinden yürümeye devam etti.
Sıradaki durak resim galerisiydi.
Burası, Delmark Hanesi’nin tarihini en azından ana hatlarıyla öğrenmeye imkân veren bir yerdi.
Galeride, ilk Delmark Dükü’nden başlayarak haneyi yöneten bütün düklerin portreleri sergileniyordu. Bunların yanı sıra merhum dük ve düşese ait tablolar ile Herdin’in portresi de burada yer alıyordu.
Bir balo düzenlendiğinde galeri de misafirlere açılırdı.
Katılanlar için balo yalnızca eğlenceli bir gece olabilirdi.
Fakat ev sahibi için bu gün, kendi hanesini gözler önüne serdiği bir gündü.
Ziyaretçilerin çoğu bu galeriye fazla ilgi göstermese de ev sahibi aile için burası son derece önemliydi.
Galeriye adım atıldığında göze ilk çarpan şey, kutsal bir yaratığın kanatlarının işlendiği devasa bir duvar halısıydı.
Delmark Hanesi’nin arması...
Blair bu armanın nasıl ortaya çıktığını biliyordu.
Çok, çok eski zamanlarda...
Canavarların ve iblis soyunun dünyayı kaosa sürüklediği çağlarda...
Bu dünyada kutsal yaratıklar yaşardı.
Onlar da tıpkı canavarlar gibi başka bir dünyadan gelmişlerdi.
Ancak felaket getiren canavarların aksine, insanlığın safında yer almış, bu dünyanın huzurunu ve düzenini korumuşlardı.
Zamanla dünya yeniden istikrarını kazandı.
Görevlerinin sona erdiğine karar veren kutsal yaratıklar da geldikleri dünyaya geri döndüler.
Fakat içlerinden sonuncusu...
Bir insan kadına âşık olduğu için geride kalmayı seçti.
Son büyük savaşta ise sevdiği kadını kaybetti.
Derin bir kedere gömülen kutsal yaratık, bu dünyadan ayrılmadan önce gücünün bir kısmını sevgilisinin silah arkadaşı olan ilk imparatora emanet etmek istedi.
Sevdiği kadın artık hayatta değildi.
Ama onun insanlığı ne kadar çok sevdiğini biliyordu.
Ne var ki bu gücün iki kusuru vardı.
İlki...
İnsan bedeninin taşıyabileceğinden çok daha büyük bir güç olmasıydı.
Yanlış kullanılırsa kontrolünü kaybetme tehlikesi taşıyordu.
İkincisi ise...
Belirli durumlarda sınırlarının ötesinde bir kudret ortaya çıkarabiliyordu.
Ancak bunun bedeli...
En sevdiğin insanın hayatıydı.
Dünyanın dengesini bozabilecek kadar olağanüstü bir güç olduğu için bu iki kısıtlama ona baştan yerleştirilmişti.
Fakat imparator bu gücü kabul etmeyi reddetti.
İmparator, bir ülkenin kalbiydi.
Ulusun önderi olan biri, iradesini aşan bir gücün kontrolüne girerse, bu yalnızca kendi felaketi değil, bütün ülkenin felaketi olurdu.
Bu yüzden gücü kendisi almak yerine, en çok güvendiği kişiye emanet etti.
En yakın dostuna...
Ve sadık şövalyesi olan ilk Delmark Dükü’ne.
İşte Delmark Hanesi’nin arması bu yüzden kutsal yaratığın kendisi değil...
Onun kanatları olmuştu.
Koruyucularını kaybetmiş bu dünyayı hâlâ korumaya devam eden kanatlar...
Böylece kutsal yaratığın gücü, o günden itibaren Delmark soyunda nesilden nesile aktarılmaya devam etti.
Ancak yıllar içinde Delmark düklerinden biri...
Bu gücün bedeli olarak hayatının aşkını kaybettikten sonra...
İkinci kısıtlamayı ortadan kaldırdı.
Kendi soyundan gelenlerin bir daha asla aynı acıyı yaşamamasını diliyordu.
İnsanlar bu kararı bencilce ve pervasızca bulmuştu.
Fakat bir kez kaldırılan bu kısıtlamayı yeniden geri getirebilecek kimse yoktu.
Bunun sonucunda Delmark’ın sonraki varisleri artık sınırlarını aşan o kudreti kullanamaz hâle geldiler.
Yine de kutsal yaratığın gücü bedenlerinde yaşamaya devam etti.
Onlar hâlâ olağanüstü derecede güçlüydüler.
Ve Delmark Hanesi de varlığını sürdürdü.
Blair’in bildiği hikâye bundan ibaretti.
“İşte bu yüzden onun için hep bu kadar endişelenirdim...“
İnsanların bir kısmı Herdin’in benzersiz gücüne imreniyor, ona hayranlık duyuyordu.
Ama Blair’in hissettiği şey hayranlık değildi.
Ona başkalarını koruması için emanet edilen bu kudretin...
Bir gün onu yutmasından korkuyordu.
Bu yükün altında ezilip, babası gibi trajik bir sonla karşılaşmasından...
Ve onu yine aynı acıyla geride bırakmasından...
Fakat bunun, Herdin’in hatırlamak istemediği derin bir yara olduğunu biliyordu.
Bu yüzden yüreğindeki endişeyi hiçbir zaman dile getirememişti.
“Bu kişi hanenin ilk düküdür.“
Ruth, galeride Blair’e eşlik ederken her portrenin önünde kısa kısa açıklamalar yapıyordu.
Bir düşesin, mensubu olduğu hanenin tarihini bilmesi beklenen en temel bilgilerden biriydi bu.
Elbette...
Geçmiş yaşamının anılarına sahip Blair için anlatılanların hiçbiri yeni değildi.
Ruth önlerindeki portrenin açıklamasını bitirince Blair sessizce bir sonrakine yöneldi.
Tam o anda...
Adımları ansızın duraksadı.
“Bu tablo...“
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.