Bölüm...
Drama, Fantasy, Historical, Isekai, Josei, Novel, Romance

Bölüm 48

Yazar: Hanagasumi Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 10 dk Kelime: 2.566


Blair, önüne çıkan fırsatı kaçırmadı. Herdin’in kollarından usulca sıyrılıp doğruca seraya yöneldi. Ardına dönüp ona tek bir kez bile bakmadı.
Çünkü dönüp de göz göze gelirlerse, adamın onu oracıkta yutuvereceğine dair tuhaf bir his vardı içinde. Şaşkınlıktan çarpan kalbi hâlâ yatışmamıştı.
Neyse ki Herdin peşinden gelmedi. Blair bunu fark edince adımları yavaşladı.
Tamamen yalnız kaldığında elini ensesine götürdü; az önce Herdin’in dudaklarının değdiği yeri parmaklarının ucuyla okşadı.
...Çok sıcak.
Onun öptüğü yer, sanki hâlâ yanıyordu.
Şaşkın bakışlarla aynı noktaya tekrar tekrar dokundu. O tuhaf sıcaklık nihayet kaybolana dek elini oradan çekemedi.
                                        ~~~
Zaman su gibi akıp geçti ve farkına varmadan balo günü gelip çattı.
Hizmetkârların son hazırlıklarla meşgul olduğu sırada Blair, yatak odasında tek başına aynanın karşısına geçti ve ensesini aynaya doğru çevirdi.
Neyse ki Herdin’in bıraktığı iz büyük ölçüde silinmiş, ancak dikkatle bakılırsa seçilebilecek kadar belli belirsiz kalmıştı.
O izi, ressamın ziyaretinden sonraki sabah hazırlanırken fark etmişti.
“Hanımefendim... Bugün saçlarınızı açık bırakmanız daha uygun olmaz mı?“
Saçlarını tarayan Meli bunu çekinerek söylemişti. Blair ise ensesindeki izin farkında olmadığından sebebini sormuş, Meli de utançla sözünü yarıda kesmişti.
İşte o zaman Herdin’in ensesinde bir iz bıraktığını anlamıştı.
En azından balodan önce silinmiş.
İçini çeken Blair pencereye yöneldi.
Dışarıdaki gün ışığı yavaş yavaş soluyor, balonun başlama vakti yaklaşıyordu.
Son kontrolleri yapmak üzere makyaj masasının önünden kalktığı sırada Lina’nın sesi duyuldu.
“Hanımefendim, her şey hazır.“
Blair doğruca odadan çıktı.
Merdivenlerin başına geldiğinde, giriş salonunda sıralanmış hizmetkârları gördü.
Hepsinin göğsünde, Delmark Hanesi’nin simgesi olan kutsal yaratığın kanatlarını andıran gümüş bir broş parlıyordu.
Blair bu broşları balo için özel olarak hazırlatmıştı.
Misafirlere buranın Delmark Hanesi olduğunu göstermek ve aynı zamanda hizmetkârların da bu haneye ait olduklarını daha güçlü hissetmelerini sağlamak içindi.
Aşağıdaki manzaraya memnuniyetle baktı.
Mükemmel mi?
Geçmiş yaşamında kendisine sayısız kez sorduğu bir soruydu bu.
Ve cevabını, durmaksızın başkalarının ağzından duymaya çalışmıştı.
Fakat artık buna ihtiyacı yoktu.
Kendi gözünde her şey zaten kusursuzdu.
Kendi yüreğinde ise çoktan tatmin olmuştu.
Bu kadarı yeterdi.
Blair merdivenlerden indi ve hizmetkârların önünde durdu.
“Hepiniz hazırlıklar boyunca büyük emek verdiniz. Teşekkür ederim.“
Tek tek hepsinin yüzüne baktı.
Aralarında hâlâ kendisini sevmeyenler de vardı.
Zamanla ona gönül vermeye başlayanlar da.
Kendisi de bu büyük dük hanesinin yalnızca geçici düşesiydi.
Ama bu gece bunların hiçbir önemi yoktu.
Çünkü bu salonda bulunan herkes...
Delmark’tı.
Blair onlara sıcak bir tebessümle baktı.
“Öyleyse... Misafirlerimizi karşılamaya başlayalım.“
                                         ~~~
Balo büyük bir başarıyla ilerliyordu.
“Doğrusu biraz endişeliydim. Bu malikânede uzun zamandır bir düşes yoktu ama buraya gelince bunun en ufak bir izini bile göremedim.“
“Bunca hazırlık için ne kadar emek verdiğinizi tahmin edebiliyorum, Düşes Hazretleri. Her ayrıntıda hissediliyor.“
Blair’in konuştuğu bütün soylular hem baloyu hem de Delmark Malikânesi’ni övgülere boğuyordu.
Çoğu imparatorluk yanlısı ailelere mensuptu.
Delmark’a bağlı soylular ise, önceki yaşamında olduğu gibi, yüzüne gülümsüyor; arkasından ise homurdanmaya devam ediyorlardı.
Fakat Blair artık bunları umursamıyordu.
Çünkü artık kendi içinde huzura kavuşmuştu.
“Şu şarabın tek bir yudumunda bile gösterdiğiniz özeni hissedebiliyorum. Bunun ev sahipliği yaptığınız ilk balo olduğuna inanmak gerçekten güç.“
Asilzade kadının övgülerini dinleyen Blair, yalnızca içinden sessizce karşılık verdi.
Elbette öyle görünür.
Çünkü bu benim ilk balom değil.
Kimseyle paylaşamayacağı o sırrı yüreğinin derinliklerine gömerek, her zamanki zarif tebessümünü korudu.
Tıpkı geçmiş yaşamında...
İmparatorluk prensesi olarak vakarını hiç bozmadan yaşadığı günlerde olduğu gibi.
Uzun bir süre sonra sohbet ettiği hanımlar başka misafirlerin yanına dağılınca Blair’in etrafı kısa süreliğine sessizleşti.
Elindeki kadehi dudaklarına götürüp içiyormuş gibi yaptı ve balo salonunun sakin bir köşesine çekildi.
Önceki yaşamı boyunca sayısız resmî davette bulunduğundan insanlarla ilgilenmek onun için artık doğal bir şeydi.
Ama alışık olmak...
Yorulmamak demek değildi.
Gözleri ışıl ışıl parlayan balo salonunu dolaşırken sonunda kocasına takıldı.
Kalabalığın içinde bile tek bakışta seçiliyordu.
Üstelik bunun sebebi yalnızca Blair’le aynı kumaştan dikilmiş kıyafetleri değildi.
Elbette salondaki çoğu kişiden daha uzun boyluydu.
Ve imparatorluğun en yakışıklı adamı diye anılan yüzü de dikkat çekiciydi.
Ama onu asıl öne çıkaran şey...
Taşıdığı ezici varlıktı.
Hiçbir şey yapmasa bile bulunduğu yere hükmeden bir adamdı.
Artık çocukluğundaki o kırılgan gençten eser kalmamıştı.
Geçmişteki Blair, savaştan gerçek bir adam olarak döndüğü zafer kutlamasında ona ilk görüşte âşık olmuştu.
O günlerde suçluluk duygusuyla hislerini toprağa gömmüştü.
Yine de...
Şimdi, geçmişe dönüp ikinci hayatını yaşıyor olmasına rağmen...
Ona baktığında kalbi hâlâ çarpıyordu.
Ne kadar acınası...
Bu gerçeği inkâr etmek istercesine bakışlarını Herdin’den çekti.
Tam o sırada tanıdık bir yüz görüş alanına girdi.
“Uzun zaman oldu, değil mi Blair?“
Rachel Sheldon.
Merhum İmparator’un küçük kardeşinin kızı.
Blair’in öz kuzeni.
Rachel’ın yüzünü görür görmez Blair’in zihninde eski anılar bir anda canlandı.
Geçmiş yaşamında...
Tam da bu baloda yaşananlar.
O gün Rachel’ın akıl almaz isteği karşısında tek kelime bile edememişti.
Çünkü Rachel da, Katrina gibi, Blair için mutlak bir otoriteydi.
İmparatoriçe’nin sarayındaki yangından sonra uzun süre hastalıkla boğuşurken Rachel, kendi yaşlarındaki bütün genç soylular üzerindeki nüfuzunu çoktan sağlamlaştırmıştı.
Blair yıllar sonra iyileşip yeniden sosyeteye döndüğünde...
Eski dostlarından neredeyse hiç kimse kalmamıştı.
Rachel ise büyük bir lütufta bulunuyormuş gibi Blair’i kendi çevresine kabul etmiş, onu kendisine bağımlı hâle getirmişti.
Blair’in de ona tutunmaktan başka seçeneği olmamıştı.
Bu ilişki, ikisi yetişkin olduktan sonra bile değişmeyen bir alışkanlığa dönüşmüştü.
O gün Rachel’ın saçma isteğini kabul etmemişti.
Fakat tek kelimeyle bile karşılık verememiş olması...
Hayatı boyunca unutamadığı büyük bir aşağılanma olarak içinde kalmıştı.
Blair elindeki şarap kadehini biraz daha sıkıca kavradı.
Rachel’a baktığında gözleri buz gibiydi.
“Biliyorum. Gerçekten uzun zaman oldu. Ama düğünüme neden gelmedin? Tebriklerini bizzat duymayı çok istemiştim.“
Bu soru üzerine Rachel’ın yüzü hafifçe gerildi.
Blair onun neden gelmediğini gayet iyi biliyordu.
Delmark Hanesi’nin uğursuz kaderinden çekindikleri için mesafelerini korusalar da...
Herdin’e gönül vermiş pek çok soylu genç kız vardı.
Hele savaştan kahraman olarak döndükten sonra...
Hepsi ona açıkça hayran olmuştu.
Rachel da onlardan biriydi.
Muhtemelen hep küçümsediği Blair’in...
Kendisinin asla sahip olamayacağı adamla evlenmesini kabullenememişti.
Rachel yüzündeki ifadeyi güçlükle toparladı.
“Aslında gerçekten gelmek istiyordum ama çok ağır hastalanmıştım. Ortalıkta dolaşan şu salgın soğuk algınlığı insanı perişan ediyor. Geç de olsa... Evliliğin kutlu olsun.“
“Teşekkür ederim.“
Rachel masadan bir kadeh aldı ve Blair’in yanına geçti.
Şarabından bir yudum alırken bakışları salonda dolaştı ve sonunda Herdin’de durdu.
Kalabalığın ortasında bile o adamın varlığı insanı kendine çekiyordu.
Üstelik artık evli olmasına rağmen...
Hâlâ büyüleyiciydi.
Hayır...
Belki de artık başka bir kadına ait olduğu için onu daha da çok istiyordu.
Bakışlarını kadehinin ardından Herdin’den ayıramayan Rachel sonunda sordu.
“Büyük Dük sana iyi davranıyor mu?“
“Evet.“
“Bunu duyduğuma sevindim. Ama ona fazla güvenme. Sonuçta seni öldürmeye çalışan kadının yeğeni.“
Rachel bunu, Blair’in en hassas yarasını kaşımak için özellikle söylemişti.
Fakat beklediği gibi incinmiş bir ifade göremedi.
Blair yalnızca sakince şarabından bir yudum aldı.
Bu tavır Rachel’a yabancı gelmişti.
Yine de Blair’in kendisini reddedebileceğine ihtimal vermiyordu.
Bunca yıl onu kendisine bağımlı hâle getirmek için boşuna mı uğraşmıştı?
“Yine de şu yüzüyle, şu fiziğiyle her gün onu görmek bile yeter. Biz ise yaşlı adamların ikinci eşi olmaya gönderiliyoruz. Ben olsam... Böyle bir adamla bir gün bile olsa birlikte olabilmek için her şeyi verirdim.“
“...“
“Aslında senden isteyeceğim bir şey vardı, Blair.“
Rachel sesini yumuşatarak tatlı bir ricada bulunuyormuş gibi konuştu.
“Kocanı bana yalnızca bir geceliğine ödünç verir misin? Gerisini ben hallederim.“
Bunu, çocukken Blair’in takılarını ister gibi...
Son derece doğal bir tavırla söyledi.
“Aslında senden izin almama bile gerek yok. Ama sen olduğun için önceden haber veriyorum...“
Neredeyse sevgi dolu bir fısıltıyla mırıldandı.
Blair’in cevabını beklemeden sonraki adımları bile zihninde planlamıştı.
Evlilikten önce Herdin ne yaparsa yapsın ona en küçük bir fırsat vermemişti.
Ama şimdi durum farklıydı.
İmparatoriçe Ana’nın ailesinden nefret eden bir adam olarak...
Sırf onlara inat olsun diye bile Blair’den başka bir kadını seçebilirdi.
Blair boşalan kadehini usulca masaya bıraktı.
Sonra buz gibi gözlerle Rachel’a baktı.
“Ne kadar seviyesizsin, Rachel.“
“...Ne?“
“Unuttuysan hatırlatayım. O benim kocam.“
“Ve ödünç verilecek bir eşya değil.“
Rachel’ın yüzü donup kaldı.
Blair’in böyle karşı çıkması...
Onun hesaplarının hiçbirinde yoktu.
Çünkü Blair Sonnet von Ardel...
Ona asla karşı gelmezdi.
Her zaman böyle olmuştu.
Rachel inanamazmış gibi güldü.
“Yani ne demek istiyorsun? Kocan olduğu için kimse dokunamaz mı?“
“Doğru.“
“Tam da söylemek istediğim buydu.“
“Çok uzun zamandır...“
“Senin hatırlayabileceğinden bile çok daha uzun zamandır.“
Rachel’ın yüzündeki gülümseme bir anda silindi.
Sanki ilk kez Blair’e bakıyormuş gibi, onu baştan aşağı süzdü.
“...Demek bana karşı geliyorsun.“
Sesinde belli belirsiz bir öfke vardı.
Eskiden olsa Blair çoktan telaşa kapılır, özür dilemeye çalışırdı.
Ama şimdi...
Blair’in yüzünde en ufak bir tereddüt bile yoktu.
“Sana karşı gelmiyorum.“
Sakin ama kararlı bir sesle devam etti.
“Yalnızca haddini bilmeni söylüyorum.“
Rachel’ın dudakları öfkeyle titredi.
“Haddimi mi?“
“Evet.“
Blair’in bakışları hiç değişmedi.
“Başkasının eşini isterken utanması gereken kişi sensin.“
Rachel’ın yüzü kıpkırmızı kesildi.
“Blair!“
Sesini yükseltince çevredeki birkaç kişi merakla onlara baktı.
Rachel bunu fark edince dişlerini sıkarak sesini yeniden alçalttı.
“Sen gerçekten değişmişsin.“
“Öyle mi?“
“Evet. Eskiden böyle değildin.“
Blair dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm oluşturdu.
“İnsanlar değişebilir.“
“Yoksa...“
Rachel gözlerini kıstı.
“Büyük Dük seni dolduruşa mı getirdi?“
Blair kısa bir sessizlikten sonra başını iki yana salladı.
“Hayır.“
“Öyleyse bu cesareti nereden buldun?“
Blair, Rachel’ın gözlerinin tam içine baktı.
“Çünkü artık kim olduğumu biliyorum.“
Bu sözler Rachel’ın beklediğinden çok daha ağır gelmişti.
Bir anlığına ne söyleyeceğini bilemedi.
Tam o sırada salondaki müzik değişti.
Yeni dans başlayacaktı.
İnsanlar eşlerini bulmak için hareketlenirken Rachel da istemsizce etrafına baktı.
Sonra tekrar Blair’e döndü.
“Bunu pişman olacağın bir hâle getirme.“
Blair’in sesi yine sakindi.
“Beni tehdit mi ediyorsun?“
Rachel cevap vermedi.
Sadece dudaklarını sımsıkı kapattı.
Tam arkasını dönüp uzaklaşacakken...
Salondaki kalabalık iki yana ayrıldı.
İnsanların bakışları tek bir noktada toplandı.
Herdin.
Uzun adımlarla onların bulunduğu tarafa geliyordu.
Siyah resmî kıyafetinin üzerine işlenmiş gümüş işlemeler, salonun ışıkları altında ağır ağır parlıyordu.
Yüzündeki ifade her zamanki gibi sakindi.
Fakat ona yol veren kalabalık, Büyük Dük’ün taşıdığı o ezici heybeti bir kez daha gözler önüne seriyordu.
Rachel’ın gözleri fark edilmeden parladı.
İçinden geçen arzuyu gizlemeye çalışsa da bakışları onu ele veriyordu.
Herdin ise tek bir kez bile ona bakmadı.
Doğruca Blair’in önünde durdu.
“Blair.“
Alçak sesi, yalnızca onun duyabileceği kadar sakindi.
“Biraz dinlenebildin mi?“
Blair başını hafifçe salladı.
“Evet.“
Herdin’in bakışları o anda Rachel’a kaydı.
Ne selam verdi...
Ne de tek kelime söyledi.
Sadece kısa bir bakış.
Ama o tek bakış bile Rachel’ın omuzlarını istemsizce germeye yetmişti.
Ardından Herdin yeniden Blair’e döndü.
“İlk dans başlayacak.“
Sözleri açık bir davetti.
Blair birkaç saniye sessiz kaldı.
Geçmiş yaşamında...
Bu dansı yaparken kalbi korku ve huzursuzlukla doluydu.
Şimdiyse...
İçinde hâlâ tarif edemediği karmaşık duygular vardı.
Fakat en azından artık...
Kaçmak istemiyordu.
Blair elini uzattı.
Herdin hiçbir tereddüt göstermeden onun elini tuttu.
Adamın iri ve sıcak eli, Blair’in ince parmaklarını tamamen içine aldı.
İkisi birlikte dans pistine doğru yürürken Rachel oldukları yerde donup kaldı.
Parmak uçları öfkeyle titriyordu.
Blair...
Gerçekten değişmişti.
Ve Rachel’ın bunu kabullenmeye hiç niyeti yoktu.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi