Bölüm 49
Rachel, Blair’e neredeyse acıyarak bakıyor gibiydi.
“Ben neden seni dinlemek zorundayım? İnsan sevdiği kişiyi seçmekte özgürdür. Bunun için senin iznine ihtiyacım yok.“
Biraz önce Blair’den onay bekleyen kadın gitmiş, yerine bambaşka biri gelmişti.
Bu manzara Blair’i ne öfkelendirdi ne de küçük düşürdü. Çünkü bu duyguların hepsini bir kez, önceki hayatında yaşamıştı.
Şimdi ise karşısındaki kuzenine yalnızca acıyordu. Böylesine kendinden emin bir hâlde, böylesine anlamsız sözler söyleyebilmesine...
“Anlaşılan senin için hakların, edebinden daha önemli.“
“Kendini benden üstün görmeyi bırak. Bu salondaki hangi soylu beni bunun için suçlayacak? Hepsi kapalı kapılar ardında aynı şeyi yapıyor.“
“Bir şeyin yaygın olması onu saygın yapmaz. Madem bununla bu kadar gurur duyuyorsun, git bunu onların yüzüne söyle. Delmark Dükü’nün metresi olmak istediğini.“
Blair, bakışlarıyla balo salonundaki davetlileri işaret etti.
Rachel onların bulunduğu tarafa baktı ve sesi bir anlığına kesildi.
Blair haklıydı.
Herkesin böyle yaşıyor olması, bir yasak ilişkiyi övünülecek bir şey hâline getirmiyordu.
Blair gözlerini ondan ayırmadan, sakin bir sesle devam etti.
“Hayatını nasıl yaşayacağına sen karar verirsin. Ama aşılmaması gereken sınırlar vardır.“
Rachel keskin bir nefes çekti.
Sanki Blair’den böyle sözler duyacağına inanamıyordu. Dudakları birkaç kez aralandı ama verecek tek bir karşılık bile bulamadı.
Blair daha fazla oyalanmadan arkasını döndü ve oradan uzaklaştı.
Belki de içtiği şarabın etkisiydi...
Ama nedense, gülmek istiyordu.
~~~
Salonun diğer tarafında Herdin, birkaç asilzade ile sohbet ediyordu. Tam o sırada başını çevirdiğinde balodan ayrılmak üzere olan bir kontla göz göze geldi.
Kontun yanında eşi vardı.
Kadının hamile olduğu tek bakışta bile belli oluyordu.
Kont, Herdin’in bakışını fark edince mahcup bir tebessümle konuştu.
“Eşim biraz yoruldu. Gecenin neşesini kaçırmamak adına sessizce ayrılmanın daha uygun olacağını düşündüm...“
“Geceyi biraz daha bizimle geçirememenize üzüldüm. Verdiğimiz zahmet için özür dilerim.“
“Estağfurullah. Rahatsız olmasına rağmen davetimize icabet ettiğiniz için asıl biz minnettarız. Çocuğumuz dünyaya geldikten sonra sizi yeniden ağırlamayı isteriz.“
Rahatsız olmasına rağmen davete katılan misafire Herdin’in gösterdiği içten ilgi samimiydi.
Her zaman soğuk ve otoriter görünen bir adamdan böylesine yumuşak bir ses tonu duymak oldukça ender rastlanan bir şeydi.
Kontes utangaçça kızardı ve gülümsedi.
“Memnuniyetle. O zamana kadar Ekselansları ile Düşes Hazretleri’nden de güzel haberler almayı umut ederim.“
Güzel haberler...
Bu sözleri duyar duymaz Herdin’in bakışları kadının belirginleşmiş karnına kaydı.
Gözlerinde beliren o kısa süreli yumuşaklık, bir anda yerini yeniden soğukluğa bıraktı.
O kadar kısa sürmüştü ki karşısındaki çift bunu fark bile etmedi.
İkisi de saygıyla eğildi.
“O hâlde av şöleninde görüşmek üzere, Ekselansları.“
Vedalaştıktan sonra yanından ayrıldılar.
Herdin, kontun uzaklaşan sırtını sessizce izledi.
Adam kolunu koruyucu bir tavırla eşinin beline dolamıştı; sanki dünyadaki en kıymetli hazineyi taşıyormuş gibi...
Bir süre sonra bakışlarını başka yöne çevirdi.
Doğal bir içgüdüyle gözleri Blair’i aradı.
Koyu lacivert elbisesi, onun kıyafetiyle kusursuz bir uyum içindeydi.
Bu kalabalığın içinde bile ilk dikkat çeken kişi oydu.
Ve bunu yalnızca kendisi değil...
Herkes görüyordu.
Benim.
Benim karım.
Ama bu gerçek...
Yalnızca sözleşme sona erene kadardı.
Güzel haberler... öyle mi?
Herdin, Blair’in incecik beline baktı.
İçinden sessiz, boş bir kahkaha yükseldi.
Blair, doğum kontrol ilaçlarını can simidine sarılır gibi aksatmadan kullanıyordu.
Bu gidişle karnının yakın zamanda büyümesi mümkün değildi.
En azından...
Onun çocuğuyla.
...
Belki başka bir adamın çocuğuyla.
Ama asla kendisininkiyle değil.
Bu düşünce zihnine istemsizce üşüştü.
Sadece hayal etmek bile bütün kanını buz gibi dondurmaya yetmişti.
Herdin, o iğrenç düşünceyi zorla zihninden söküp attı ve yeniden Blair’i aramaya koyuldu.
Fakat o kısa an içinde Blair gözden kaybolmuştu.
Onun yerine başka biri ilişti gözüne.
Wesley Baldwin.
Katrina’nın doğum günü şöleninde Blair’e sarkıntılık eden adam...
“...O lanet herifin burada ne işi var?“
Davetlilerin listesini bizzat Blair hazırlamıştı.
Wesley’i özellikle davet etmek istememişti.
Ama bu sadece bir nezaket meselesiydi.
Diğer bütün büyük soylu aileler çağrılmışken yalnızca Baldwin Hanedanı’nı dışarıda bırakmak hoş karşılanmazdı.
Üstelik Wesley, Baldwin Hanedanı’nın tek üyesi değildi.
Talihsiz söylentilerin yayılmasının ertesi günü, Marki Baldwin bizzat Herdin’in huzuruna gelerek oğlunun adına özür dilemişti.
Bir parça olsun utanması olsaydı, yüzünü göstermeye cesaret edemezdi.
Demek ki o budala hâlâ akıllanmamış.
İnsan içine çıkmaya utanmadan yeniden gelmiş.
Wesley’i görmek, son şöleni yeniden hatırlattı.
Herdin’in içine kötü bir his çöktü.
Üstelik Blair de o anda salonda görünmüyordu.
Önceki tecrübesinden bildiği kadarıyla...
Karısı biraz içkiyi fazla kaçırınca kimsenin olmadığı bir köşeye çekilme alışkanlığına sahipti.
Ya bu gece de...
Ya biraz sarhoş olup yine bir alçağın tuzağına düştüyse?
Ya o tatlı, savunmasız hâlini bir başkasına gösteriyorsa?
Böyle bir şey olursa...
O adamı öldürmek isterdi.
Bunun gerçekleşmesine fırsat vermeden Blair’i bulmalıydı.
Onu yeniden gözünün önüne getirmeden içi asla rahat etmeyecekti.
Herdin balo salonundan ayrıldı.
Balkonları, boş odaları tek tek dolaşmaya başladı.
Şölen hâlâ devam ettiğine göre ev sahibesi henüz yatak odasına çekilmiş olamazdı.
Yolda gizlice buluşan birkaç çifte rastladı.
Sonunda, malikânenin sessiz bir köşesindeki balkonda Blair’i buldu.
Neyse ki yalnızdı.
Tak... Tak...
Herdin balkon kapısının camına hafifçe vurdu.
Bahçeyi seyretmekte olan Blair sesi duyunca arkasını döndü.
Herdin dışarı çıktı.
“Burada ne yapıyorsun?“
“Şarabın etkisini üzerimden atmaya çalışıyorum.“
“Peki ya o?“
Herdin elindeki kadehi işaret etti.
Blair ancak o zaman verdiği cevapla elindeki kadehin birbirini tutmadığını fark etti.
“Bu su.“
Gerçekten de içindeki sıvı beyaz şaraptan çok daha berraktı.
“Akıllıca.“
“Misafirlerin önünde geçen seferki gibi bir manzara yaşanmasını istemezdin herhâlde.“
Herdin özellikle geçen seferki manzara sözlerinin üzerinde durdu.
Sonra da hiç çekinmeden Blair’in elindeki bardağı alıp kendi dudaklarına götürdü.
Bardağın kenarında onun dudaklarından kalmış hafif bir şarap tadı vardı.
Su ise tatlı geliyordu.
Herdin’in, önceki şölendeki utanç verici hâlini ima ederek onunla alay ettiğini anlayan Blair hoşnutsuzlukla dudaklarını birbirine bastırdı.
Kendi rezilliğini savunacak kadar yüzsüz değildi.
Bu yüzden konuyu değiştirmeyi tercih etti.
“Beni aramaya mı geldin?“
“Evet.“
“Beni kim soruyordu?“
Blair, Herdin’in kendisini aramış olabileceği ihtimalini doğal olarak hiç düşünmemişti.
Bu durum Herdin’in canını sıktı.
Ama bunun bir balo olduğunu düşünerek ses çıkarmamaya karar verdi.
“Hayır.“
“Sadece sana söylemek istediğim bir şey vardı.“
Blair’in mor gözleri sessizce Neymiş o? diye soruyordu.
O iri gözlerde kendi yansımasını görmek Herdin’in hoşuna gitti.
Bir süre ona baktı.
Sonra yavaşça konuştu.
“Bugün gerçekten harika iş çıkardın.“
Beklemediği bu övgü karşısında Blair şaşkınca gözlerini kırpıştırdı.
Bu balo için kimsenin takdirini beklememeye karar vermişti.
Soylu hanımların iltifatlarını bile fazla önemsememişti.
Kendi emeğinden memnundu.
Bu onun için yeterliydi.
Ama...
O samimi övgü Herdin’in dudaklarından döküldüğü anda kalbi hafifçe titredi.
Ve aynı anda gerçeği fark etti.
Bu sözleri duymayı en çok istediğim kişi... oydu.
Bu fark ediş onu hazırlıksız yakaladı.
İçinde buruk bir sızı yayıldı.
Çünkü geçmiş hayatında...
Bu övgüyü ondan hiç duymamıştı.
Önceki yaşamında, tam bu balkonda, malikânenin vasallarının kendisi hakkında söyledikleri aşağılayıcı sözlere kulak misafiri olmuştu.
O gece içinde bir şeyler kırılmıştı.
Sonrasında salona nasıl geri döndüğünü bile hatırlamıyordu.
Yüzüne sahte bir tebessüm kondurmuş...
Misafirleri uğurlamış...
Sonra da yatak odasına dönmüştü.
Herdin ise her zamanki gibi onu kollarına almıştı.
Hiçbir şey söylemeden.
Her zamanki gece gibi...
O sadece düşesin görevini yerine getirmişti.
Herdin ise o gece neler duyduğunu hiçbir zaman öğrenememişti.
Ama...
Eğer o gece...
Tam o anda...
Bu sözleri ondan duyabilseydi...
...Her şey düzelirdi.
Şimdi söylediği bu cümleler...
Geçmişteki Blair’in umutsuzca duymayı arzuladığı sözlerin ta kendisiydi.
Bu övgüyü şimdi duymak mutluluk vermiyordu.
Yalnızca acı bırakıyordu.
“...Teşekkür ederim.“
Blair sessizce karşılık verdi ve Herdin’in elindeki bardağı geri almak için uzandı.
Parmak uçları birbirine hafifçe değdi.
“Anlaşılan bugün hıçkırık yok.“
“Çünkü bu gece sarhoş değilim.“
Blair bardağı dudaklarına götürüp son yudumu içti.
Kadehi indirdiğinde tamamen boşalmıştı.
Ay ışığı altında hafifçe ıslanmış kızıl dudakları parıldıyordu.
Herdin’in bakışları derinleşti.
Tam o sırada göz göze geldiler.
İçinde uzun zamandır bastırdığı susuzluk, alev gibi yeniden harlandı.
Herdin elini uzatarak Blair’in yanağını avucunun içine aldı.
Ardından dudaklarını onunkilere bastırdı.
Blair irkilip elindeki kadehi düşürmemek için daha sıkı kavradı.
Herdin geri çekilirken kadehi usulca onun elinden aldı.
Blair şaşkınlık içinde başını kaldırdı.
Herdin’in gözleri...
Yüzüne yalnızca bir nefes mesafedeydi.
Ve içinde ona duyduğu arzu apaçık okunuyordu.
Onu istiyordu.
İçindeki arzu öylesine yoğundu ki...
Sanki onu bütünüyle yutacakmış gibiydi.
Bundan korkması gerekirdi.
Ama nedense...
Onu itmek istemiyordu.
Belki artık onunla kavga etmek istemediğim içindir.
Ya da... sebep bu değildi.
Blair, ne hissettiğine bir türlü cevap bulamadan elindeki kadehi bıraktı.
Herdin sanki bunu bekliyormuş gibi tek eliyle yakaladı.
Sonra yeniden dudaklarını onun dudaklarına indirdi.
Birbirine karışan sıcak nefesleri...
Derinleşen öpücükle birlikte usulca iç içe geçti.
İkisinin de haberi yoktu.
Karanlığın içinde onları sessizce izleyen bir gölge vardı.
Balkonun ağır sessizliği, ay ışığının bahçeye serdiği gümüş renkli örtüyle daha da derinleşmişti.
Birbirine karışan nefesleri giderek ağırlaşıyor, dudakları ayrılmaya niyet etmiyordu.
Herdin, Blair’i usulca kendine doğru çekti. Aralarındaki mesafe çoktan yok olmuştu. Blair, sırtını soğuk taş korkuluğa yaslamıştı; buna rağmen onu geri itmeye dair en küçük bir hareket göstermedi.
Sanki bu sessiz gece, yalnızca ikisine aitmiş gibiydi.
Ne var ki karanlığın içinde, onları izleyen o gölge kıpırdadı.
Bir çift göz, yaşanan her şeyi en başından beri sessizce seyrediyordu.
Adam, balkonun sütunlarından birinin ardına saklanmıştı.
Bakışlarında şaşkınlık, öfke ve inanamamanın birbirine karıştığı tuhaf bir ifade vardı.
Tam o sırada Herdin, Blair’in dudaklarından yavaşça ayrıldı.
İkisi de birkaç an boyunca birbirlerine bakmaktan başka bir şey yapamadılar.
Herdin’in başparmağı, Blair’in yanağını okşadı.
“Üşüyor musun?“
Blair başını hafifçe iki yana salladı.
“Hayır.“
Herdin gözlerini ondan ayırmadı.
“İçeri dönelim.“
Blair sessizce başını salladı.
Tam birlikte içeri girmek üzere döndükleri sırada...
Karanlıktaki gölge usulca geri çekildi.
Tek bir ses bile çıkarmadan koridorun derinliklerinde kayboldu.
Ne Blair ne de Herdin, biraz önce yalnız olmadıklarını fark etmişti.
Balo ise içeride bütün ihtişamıyla devam ediyordu.
Kristal avizelerin altında kahkahalar yükseliyor, orkestranın ezgileri salona yayılıyor, soylular zarif adımlarla dans etmeyi sürdürüyordu.
Hiç kimse, malikânenin sessiz balkonlarından birinde kaderin yeniden yön değiştirmeye başladığının farkında değildi.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.