Bölüm...
Drama, Fantasy, Historical, Isekai, Josei, Novel, Romance

Bölüm 50

Yazar: Hanagasumi Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 8 dk Kelime: 1.988


Miela elini, kolundan kan sızan şövalyenin yarasının üzerine koydu.
İnce parmak uçlarından parlak bir ışık yükseldi; bir an sonra da sönüp gitti. Işığın kaybolduğu yerde ise oldukça derin olan yara, sanki hiç var olmamış gibi tamamen yok olmuştu.
Miela, şövalyenin yüz rengini ve az önce yaranın bulunduğu yeri dikkatle inceledikten sonra sordu.
“Artık bir rahatsızlık hissediyor musunuz?“
“Hayır. Kendimi sapasağlam hissediyorum! Size minnettarım, Rahibe.“
Son yaralıyı da iyileştiren Miela ayağa kalktı. Birini arıyormuş gibi etrafına göz gezdirirken Delmark şövalyelerinin kumandanı yanına yaklaştı.
“Rahibe, ne zaman başımız sıkışsa bize yardım eden yine siz oluyorsunuz. Buralara kadar gelmek kolay olmamıştır. Geldiğiniz için teşekkür ederim.“
İlahi kudrete sahip rahipler, başkentte meydana gelen büyük küçük tüm kaza ve felaketlerde yaralıları tedavi etmek üzere görevlendirilirdi.
Bu görevlerin hepsi zahmetliydi.
Fakat rahiplerin özellikle kaçındığı bir görev vardı.
Canavar avlarına eşlik etmek.
Her şeyden önce canavarların yaşadığı bölgeler çok uzaktaydı. Hayati tehlike yüksekti. Üstelik yaralı sayısı da çoğu zaman oldukça fazla olurdu.
Kimsenin gönüllü olmak isteyeceği bir iş değildi.
Bu yüzden Delmark şövalyelerinin kumandanı, Miela’nın buraya kendi isteğiyle geldiğini bir an olsun düşünmemişti.
“Bunun için teşekkür etmenize gerek yok. Bu benim vazifem.“
Miela her zamanki sıcak tebessümünü takındıktan sonra umut dolu gözlerle sordu.
“Bu arada... Dük Hazretleri bugün sizinle değil mi?“
“Bugün başka işleri vardı. Zaten karşılaştığımız canavarlar pek tehlikeli sayılmazdı.“
“Öyle mi...“
Hayal kırıklığı yüzünden açıkça okunuyordu. Bunu gizlemeye çalışarak bakışlarını başka tarafa çevirdiği sırada, şövalyelerin ortasında bağlı hâlde çırpınan, lale soğanını andıran yaratıklar dikkatini çekti.
“Bunlar da ne?“
“Onlar mı? Canlı ele geçirdiğimiz yavru canavarlar. Aslında ormanın derinliklerinde yaşarlar ama az önceki kargaşa yüzünden buralara kadar sürüklenmiş olmalılar.“
Canavar kelimesini duyar duymaz Miela’nın yüzüne tiksinti yerleşti.
“Neden onları öldürmediniz?“
“Daha çok küçükler. Üstelik yaşadıkları ormanın gelişmesine katkı sağlayan bir tür bunlar. İnsanları görünce genellikle kaçıp giderler; kimseye zarar verdikleri pek görülmez.“
Delmark şövalyeleri kuzeyde sayısız kez canavarlarla savaşmıştı. Hangi türün nasıl davrandığını çok iyi biliyorlardı.
Her ne kadar Delmark Dükalığı büyük çaplı canavar temizliği yürütse de, ormana faydası olan ya da insanlara tehdit oluşturmayan türleri gereksiz yere öldürmezlerdi. Çünkü orman, onlara sayısız nimet sunuyordu.
“Buradaki işimiz biter bitmez onları tekrar ormanın derinliklerine bırakmayı düşünüyoruz.“
Buna rağmen Miela geri adım atmadı.
“Yine de onlar birer canavar, değil mi? Ne zaman insanlara saldıracaklarını bilemezsiniz.“
“Bu doğru ama...“
“Bence böyle bir ihtimali en baştan ortadan kaldırmak daha doğru olur. Artık kimsenin zarar görmesini istemiyorum. Şövalyeler de dâhil.“
Yumuşak ama kararlı sesiyle düşüncelerini dile getirirken altın sarısı gözlerinde samimi bir endişe parlıyordu.
O gözlerin içine bakan şövalye kumandanı, kendi fikrini daha fazla savunamadı. Ne de olsa Miela bütün bunları yalnızca insanların, hatta kendilerinin iyiliğini düşündüğü için söylüyordu.
Konuşmayı izleyen şövalyelerden biri, kumandana “Boş ver, kabul et.“ der gibi başıyla işaret etti.
İçinde gereksiz yere can almak konusunda belli belirsiz bir huzursuzluk hissetse de sonunda isteksizce emir verdi.
“...Onları götürün. Gereğini yapın.“
“Çok özür dilerim. Görüşümü size zorla kabul ettirmiş gibi oldum...“
“Hayır, hiç de değil. Rahibe, sizi anlıyorum. Özellikle sürekli yaralılarla ilgilenen biri olarak böyle düşünmeniz son derece doğal.“
“Anlayışınız için teşekkür ederim.“
Biraz önce yüzüne çöken hüzünden eser kalmamıştı. Miela yine ışıl ışıl gülümsedi.
“Ben artık dönmeliyim. Belki tanrıların beni çağırdığı başka bir görev vardır.“
Miela uzaklaşırken şövalyelerin fısıldaşmaları arkasından yükseldi.
“Gerçekten bir melek.“
“Yüzü melek gibi, kalbi de öyle.“
Hastaları iyileştiren, onlar için endişelenen ve kendini hiç karşılık beklemeden insanlara adayan bir kadının böylesine övülmesi son derece doğaldı.
Rahibe olduğu günden beri Miela’nın peşini bırakmayan şöhreti de tam olarak buydu.
                                       ~~~
Miela tapınağa arabayla döndü.
Yapacağı ilk şey banyoydu.
Her saha görevinden sonra yaptığı gibi, üzerine sinmiş olabilecek uğursuzluğu arındırmak için ek binaya yöneldi. Tam o sırada yakından gelen birkaç kadın sesi kulağına çalındı.
Dönüp baktığında çiçek açmış bir ağacın altında toplanmış genç soylu hanımların hararetle sohbet ettiğini gördü.
Bu manzara tapınakta oldukça sıradandı.
Dua etmeye ya da bağış yapmaya gelen soylu kadınlar, ziyaretlerini çoğu zaman bir sohbet toplantısına çevirirdi.
Özellikle bahar iyice kendini göstermeye başladığında...
Miela her zamanki gibi aldırmadan geçip gitmek üzereydi.
Fakat kulak misafiri olduğu bir cümle onu olduğu yerde durdurdu.
“Ama geçen günkü baloda ikisi de gayet iyi anlaşıyor gibiydi.“
Geçen günkü balodan kasıt, Delmark Dükalığı’nda düzenlenen balodan başkası olamazdı.
Soylu olmadığı için Miela’nın böyle bir davete katılması mümkün değildi. Yine de tapınağa gelen aristokratların konuşmalarından pek çok şey duymuştu.
İçine bir his doğdu.
Delmark balosundan söz ediliyorsa, büyük ihtimalle Herdin’in adı da geçecekti.
Sessizce bir duvarın arkasına çekilip dinlemeye başladı.
“Dük, duygularını dışarı vuran biri değildir. Dışarıdan sakin görünse bile içinde neler yaşadığını kim bilebilir?“
Hanımlar yelpazelerinin ardında fısıldaşırken, sohbeti ilk açıp ardından sessiz kalan Rachel sonunda söze girdi.
“Benim yakından gördüğüm kadarıyla Blair... Yani Düşes Hazretleri, Dük’e karşı biraz fazla sahiplenici davranıyor. Başka bir kadınla göz göze gelmesi bile onu huzursuz etmeye yetiyor.“
Blair’in adı Miela’nın kulağına adeta saplandı.
“Aman Tanrım... Bu kıskançlık hastalığına benzemiyor mu?“
“Olabilir. Düşes çocukluğundan beri kendisine ait olduğunu düşündüğü şeylere fazlasıyla bağlanırdı. Bana karşı da hep öyleydi.“
“Lady Sheldon... Kim bilir ne kadar zorlanmışsınızdır.“
“Yok, önemli değil. Uzun yıllardır aile gibi büyüdük. Bu yönünü görünce yalnızca üzülüyorum. Onu anlayabiliyorum da...“
Rachel’ın sesi, kuzeni adına gerçekten üzülen birinin içtenliğiyle doluydu.
Onu dinleyen genç hanımlar önce Rachel’a acıdı.
Ardından endişeleri Herdin’e yöneldi.
“Düşes gerçekten böyle davranıyorsa Dük için çok bunaltıcı olmalı. Lady Sheldon bile bunu fark edebiliyorsa, Dük’ün her gün bunu yaşaması kim bilir nasıldır.“
“Zavallı Dük... Ülkeyi kurtaran bir kahraman olarak döndü ama sonunda imparatorluk ailesiyle evlendirildi. Hem de neredeyse ezelî düşmanları sayılabilecek bir hanedanla.“
“Gerçekten öyle. Dük gibi biri istese hangi soylu hanımı seçemezdi ki?“
Bir süre sonra etrafta fazla kulak olduğunu fark eden kadınlar çeşitli bahaneler öne sürerek birer birer ayrıldılar.
Hepsini sessizce dinleyen Miela da yavaşça oradan uzaklaştı.
Az önce işittikleri zihninde dönüp dururken düşünceleri ister istemez Herdin’e kaydı.
Her şeye karşı soğuk ve kayıtsız görünen bir adam...
Ama Miela onu ilk gördüğü anda bütün dünyası değişmişti.
Sanki Tanrı onu özellikle öyle yaratmıştı.
Bu dünyadaki her canlının onu sevmesi için...
Böyle bir adamı kim sevmezdi ki?
Miela da ilahi bir takdire boyun eğmişçesine ona ilk görüşte âşık olmuştu.
Fakat Herdin çoktan Tanrı’nın huzurunda başka bir kadına ömür boyu sadakat yemini etmişti.
Miela bir an olsun bu aşkı elde etmeyi düşünmemişti.
Karşılık bulamayacağını bilse bile, uzaktan onu seyretmeye razıydı.
Tek istediği onun mutlu olmasıydı.
Ama...
Ya mutlu değilse?
Ya mutsuzluğunun sebebi bu evlilikse?
Miela da imparatorluk ailesiyle Delmark Dükalığı arasındaki eski düşmanlığı biliyordu.
Eğer yıllardır süregelen bu kin, Herdin’i bugün olduğu gibi soğuk ve bomboş bir adama dönüştürdüyse...
Bir prensesle yaptığı bu evlilik...
Bu ona yapılabilecek en büyük zulümdü.
Blair’e karşı şahsi bir kini yoktu.
Fakat Herdin’i mutsuz eden kadın olduğu düşüncesi, Blair’e karşı içinde sessiz bir kırgınlık ve öfke doğurmuştu.
Az önce o hanımların söyledikleri doğru muydu, değil miydi...
Bunu bilemezdi.
Dedikodular çoğu zaman olmayan şeyleri bile varmış gibi anlatırdı.
Ama bir gerçek vardı.
Eski düşmanlığı bildiği hâlde bu evliliği kabul eden Blair...
Kötü bir insandı.
Miela derin düşüncelere daldı.
Dük’ü bu mutsuz evlilikten kurtarmanın bir yolu var mı?
                                       ~~~
“Bugünlük burada bırakalım mı?“
Agnes ile Blair çay saatlerini tamamlayıp seradan çıktılar.
Hava artık iyice ısınmıştı; içerisiyle dışarısı arasında neredeyse hiç sıcaklık farkı kalmamıştı.
Agnes de aynı şeyi hissetmiş olacak ki gülümseyerek söyledi.
“Bahar gerçekten geldi. Bir dahaki sefere çayımızı dışarıda içebiliriz.“
“Kiraz ağaçları çiçek açınca arka bahçede sizin için güzel bir yer hazırlatırım.“
“Ne kadar romantik olur. Çayın bile kiraz çiçeklerinin kokusunu içine çekeceğini hayal edebiliyorum.“
Blair, Agnes’in sevinç dolu hâline gülümserken tomurcuklarla kaplanmaya başlayan kiraz ağacına baktı ve aklına bir şey geldi.
“Kontes Loreline... Eşim bu aralar size özel olarak bir şey söyledi mi?“
“Neyle ilgili?“
“Hipnoz meselesi.“
“Ha, hipnoz... Hayır, bu konuda pek konuşmadı. Sanırım hâlâ erken olduğunu düşünüyor.“
“Peki ya siz ne düşünüyorsunuz?“
“Bana kalırsa yangın korkunuzun üstesinden gelmeniz için hipnoza başlanabilir... Fakat Dük’ün sizin için gerçekten çok endişelendiği de açık.“
Agnes, en sıradan sözleri bile karşısındakinin içini rahatlatacak bir sıcaklıkla söyleyebilen bir kadındı.
Blair onu uğurladıktan sonra odasına çıktı.
Aklında tek bir düşünce vardı.
Herdin’in bana karşı bu kadar aşırı korumacı davranmasının sebebi... şömine olayından dolayı duyduğu suçluluk olmalı.
Ama bütün bunlar hiçbir şeyi değiştirmiyordu.
Blair dalgın gözlerle pencerenin dışına baktı.
Toprağı açık yeşile boyayan taze filizler...
Bahar artık gerçekten gelmişti.
Ve Asiel’e hamile kaldığı zaman...
Yazın henüz başladığı günlerdi.
Fazla vaktim kalmadı.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi