Bölüm 54
Herdin’in bakışları, Blair’in olması gereken yerden bir an olsun ayrılmıyordu.
Atından çevik bir hareketle indi ve önündeki şövalyeye sertçe sordu.
“…Düşes nerede?“
“Şey... o...“
“Konuş. Aynı soruyu ikinci kez sordurma.“
“…Yaklaşık bir saat önce ortadan kayboldu.“
Şövalyenin verdiği haberle birlikte Herdin’in damarlarındaki kan önce buz kesildi, ardından bir anda kaynamaya başladı.
Yükselen öfkesini güçlükle bastırdı ve gözlerini yavaşça kapattı. İçine hapsettiği duygu, boğazını yakacak kadar hararetliydi.
“Her şeyi en başından anlat. Tek bir ayrıntıyı bile atlama.“
Şövalye vakit kaybetmeden anlatmaya başladı.
Sheldon Hanesi’nin genç marki oğlunun kaybolduğu, Blair’in de diğer soylu hanımlar gibi malikânelerinin şövalyelerini aramaya gönderdiği, tam o sırada Lina’nın şiddetli bir karın ağrısı nedeniyle kısa süreliğine yanlarından ayrıldığı... Ve Blair’in de o kısacık boşlukta ortadan kaybolduğu.
“…Gören olmadı mı?“
“Herkes kayıp çocuğu aramakla meşguldü. Kimsenin bir şey gördüğünü sanmıyoruz.“
Her şeyi dinledikten sonra Herdin gözlerini açtı.
Buz gibi mavi gözleri, karşısındaki şövalyelerin üzerine çevrildi.
“Ne zamandan beri efendiniz Sheldon Markisi oldu?“
Alçak sesinden damlayan tehdit, havayı bıçak gibi kesti.
Şövalyeler istemsizce irkildiler.
Bu, kendilerinden çok daha güçlü bir varlığın karşısında duyulan ilkel korkuydu.
Ölüm korkusuyla aynı içgüdü...
O an, her zaman sakin görünen efendilerinin aslında Kuzey’in acımasız ve soğukkanlı hükümdarı olduğunu iliklerine kadar hissettiler.
Hiçbiri özür dilemeye bile cesaret edemedi.
Sessizce başlarını eğdüler.
Yanlarında duran Lina da aynı baskı altında titriyordu.
Fakat onu asıl titreten şey korku değil, kendi dikkatsizliği yüzünden Blair’in başına bir felaket gelmiş olabileceği düşüncesiydi.
Hava öylesine ağırlaşmıştı ki, insanın olduğu yerde nefesi kesilecek gibiydi.
Tam o sırada genç bir kadının sesi sessizliği yardı.
“Teşekkür etmek için uğramıştım... Majesteleri Düşes henüz dönmedi mi?“
Konuşan Rachel Sheldon’dı.
Kollarında da az önce kaybolduğu söylenen küçük yeğeni vardı.
Rachel’ın sözleri üzerine Herdin’in kaşları çatıldı.
“…’Dönmedi’ derken ne demek istiyorsunuz?“
“Az önce bir şövalyeyle birlikte ormana girdiğini gördüm.“
Herdin’in yüzü sertleşti.
Bir şövalye...
Acaba bu, Asiel denen adam mıydı?
“Hanımefendi... O şövalyenin hangi haneye mensup olduğunu hatırlıyor musunuz?“
“Öylesine telaş içindeydim ki armasına dikkat edemedim. Delmark şövalyelerinden biri olduğunu sanmıştım... Yoksa Majesteleri Düşes’e bir şey mi oldu?“
Rachel’ın sözleri üzerine Delmark şövalyeleriyle Lina huzursuzca birbirlerine baktılar.
Açık hava şöleninde bir düşesin, bir şövalyeyle birlikte ormana girdiği söylentisi...
Gerçek ne olursa olsun, tek başına büyük bir skandal çıkarmaya yetecek cinstendi.
Lina bunu fark eder etmez telaşla Herdin’in önüne geçti.
“Ha-Hayır, Majesteleri! Yanlış anladınız! Leydim asla öyle biri değildir.“
Az önceki korkusunu tamamen unutmuştu.
Artık aklındaki tek şey Blair’i savunmaktı.
“Benim birazdan döneceğimi biliyordu. Bana tek kelime etmeden böyle bir şey yapması mümkün bile değil...“
“Yeter.“
Herdin’in buz gibi sesi, Lina’nın sözlerini kesip attı.
Lina irkilerek sustu.
Böylesi bir durumda ne kadar hararetle inkâr edilirse edilsin, bu yalnızca şüpheyi büyütürdü.
Üstelik yabancıların önünde...
Delmark’a mensup olmayan insanların yanında...
Onlara böyle bir koz vermeyi göze alamazdı.
Aklında kalan son kırıntıdaki sağduyu yeniden devreye girdi.
Lina haklıydı.
Blair’in gerçekten gönül verdiği biri olsa bile...
Böylesine dikkatsiz davranıp kendi sırrını ele verecek biri değildi.
Üstelik İmparatoriçe Sarayı’ndaki yangının ardındaki gerçek henüz ortaya çıkmamışken böyle bir skandal çıkarmasının da hiçbir anlamı yoktu.
“Gerçek ne kadar acı ya da korkutucu olursa olsun, bilmeden yaşamayı istemiyorum.“
Blair bunu açıkça söylemişti.
Buna şüphe yoktu.
Ama yine de...
Ona gerçekten güvenebilir miydi?
Ya bu sözleşmeli evlilikten elde etmek istediğini çoktan elde ettiyse?
Ya artık bu evliliği sürdürmesi için hiçbir sebebi kalmadıysa?
İmparatoriçe Sarayı’ndaki yangının ardındaki gerçek ne çıkarsa çıksın...
İsterse bir skandal patlatıp onu arkasında bırakabilir, çekip gidebilirdi.
Bu evliliği ayakta tutan tek şey, incecik bir sözleşme kâğıdıydı.
Şüphe, kuru otları saran alevler gibi bir anda tüm benliğini kapladı.
...Hayır.
Şimdi bunların zamanı değildi.
Önce Blair’i bulmalıydı.
Kiminle olursa olsun...
Ne yapıyor olursa olsun...
Önce onu gözlerinin önüne getirmeliydi.
Tam Herdin kendini toparlayıp yeniden ormana yönelmek üzereydi ki, onu baştan beri dikkatle izleyen Rachel hafifçe gülümsedi.
“Sakin olun. Blair’i tanıdığıma göre birazdan geri dönecektir.“
“Elbette.“
Yeni bir ses araya girdi.
“Bizim o fazlasıyla erdemli düşesimiz böyle bir şey yapacak biri değildir.“
Hiç fark ettirmeden yanlarına yaklaşan Wesley konuşuyordu.
“Ah, kulak misafiri olmak istemedim. Yanınızdan geçerken ister istemez duydum.“
Herdin soğuk gözlerle Wesley’e baktı.
Bu bakış altında Wesley bir anlığına sendeledi.
Ama hemen yüzüne alışıldık o yumuşak tebessümü yerleştirdi.
“Belki de Majesteleri Düşes yalnızca kısa bir yürüyüşe çıkmış ve yolunu kaybetmiştir.“
“E-Evet! Kesinlikle öyledir.“
Wesley’i hiç tanımayan Lina bile bu sözlere can simidine sarılır gibi sarıldı.
Lina’nın kendisini desteklemesinden memnunmuş gibi davranan Wesley, hafifçe omzuna dokundu ve Herdin’e döndü.
“Madem durum bu noktaya geldi, Baldwin Hanesi’nin şövalyelerini de aramaya göndereceğim. İş büyümeden Majesteleri Düşes’i bulmak en doğrusu olacaktır.“
Herdin, sanki büyük bir iyilik yapıyormuş gibi konuşan Wesley’e buz gibi baktı.
Tek kelime etmeden yeniden atına bindi.
Ardından atını ormanın derinliklerine sürdü.
Herdin’in sessizliğini onay olarak yorumlayan Wesley de Baldwin şövalyelerine emir vererek Blair’i aramaları için dört bir yana dağıttı.
Buralarda bir yerde olmalı.
Ormanın içinde ağır ağır yürüyerek etrafı inceleyen Wesley, sonunda aradığı yeri buldu.
Sık ağaçların arasında yarısı çökmüş eski bir kulübe yükseliyordu.
Eskiden orman bekçilerinin kullandığı barınak...
Kulübeyi görür görmez Wesley’in dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı.
Şu anda...
Tam şu anda...
Blair, kendi emriyle kaçırılmış hâlde o kulübenin içinde olmalıydı.
Şövalye kılığına soktuğu adama Blair’i buraya getirmesini emretmişti.
Atların sesini duyar duymaz da...
İkisinin uygunsuz bir hâlde yakalanmış gibi görünmesini sağlayacak sahneyi hazırlayacaktı.
Bakalım o kibirli düşes ne hâlde olacak...
Ve Herdin, karısını o durumda görünce nasıl bir yüz ifadesi takınacak...
Bunu hayal etmek bile Wesley’in tüylerini diken diken ediyordu.
Dudaklarına yerleşmeye çalışan sırıtışı güçlükle bastırdı ve önden yürüyen Herdin’e seslendi.
“Şu kulübeden sesler geliyor gibi. Bir göz atmak ister misiniz?“
Herdin tek kelime etmeden attan indi.
Kararlı adımlarla kulübeye doğru yürüdü.
Wesley de olacakları büyük bir heyecanla bekleyerek peşinden gitti.
Ancak Herdin içeri ilk adımını attığı anda...
Birden olduğu yerde durdu.
Gördü mü?
Blair’in perişan hâlini gördüğünü ve bunun Herdin’e vuracağı darbeyi hayal eden Wesley de hemen içeri girdi.
Fakat kapı eşiğini geçtiği anda...
Beklediğinin tam aksine yüzündeki ifade donup kaldı.
Bu da ne...
Kulübenin içinde...
Hiç kimse yoktu.
~~~
Otuz dakika önce...
Blair, derin bir uykunun karanlığından güçlükle su yüzüne çıkıyormuş gibi gözlerini araladı.
İlk gördüğü şey, her an üzerine çökecekmiş gibi duran harap bir tavandı.
Tavanın dört bir yanı örümcek ağlarıyla kaplanmıştı. Çatlaklardan süzülen güneş ışığı ağlara vuruyor, ince iplikler gümüş gibi parlıyordu.
...Ben neredeyim?
Bulanık bakışlarını toparlamaya çalışırken ağzının sıkıca tıkandığını ancak o zaman fark etti.
Aynı anda son hatırası zihninde canlandı.
Lina’yı kısa bir süre bekledikten sonra arabadan inmiş, Sheldon Hanesi’nin genç markizine doğru yürümeye başlamıştı.
Tam o sırada...
Birisi arkasından yaklaşarak ağzını eliyle kapatmıştı.
Kaçırılmıştı.
Gerçek bütün ağırlığıyla üzerine çöktüğünde kalbi göğsünde deli gibi çarpmaya başladı.
Kim?
Neden?
Tam o sırada arkasından yaklaşan ayak sesleri duyuldu.
Ardından hiç tanımadığı kaba bir adamın sesi işitildi.
“Nihayet uyandın demek.“
Blair, fark edildiğini belli etmemek için gözlerini yeniden sımsıkı kapattı.
Adam ağır adımlarla yanına geldi.
Sertçe çenesini kavrayıp başını yukarı kaldırdı.
“İtiraf etmeliyim... Oldukça güzel bir yüzün var.“
“......“
“Ama yalnızca bakıp durmak insanı sıkıyor.“
Adamın pürüzlü parmakları Blair’in dudaklarının üzerinde dolaştı.
Dokunuşunda iğrenç, açgözlü bir arzu vardı.
Midesi altüst oluyordu.
Yine de dişlerini sıkarak en ufak bir tepki vermedi.
Adamın sözlerinden...
Ve tamamen içgüdülerine güvenerek...
Tek bir şeyden emindi.
Uyandığını anlamasına izin vermemeliydi.
“Hm... Kız uyanmadan önce bir işeyip geleyim.“
Adam homurdanarak ayağa kalktı ve birkaç adım uzaklaştı.
Çok geçmeden yere düşen suyun sesi kulübeye yayıldı.
Blair bunu duyunca gözlerini usulca araladı.
Adam kulübenin köşesinde ayakta ihtiyacını gideriyordu.
Üzerinde şövalye zırhı vardı.
Ama şövalye değildi.
Sağ kolundaki aile arması ilk bakışta gerçek gibi görünüyordu.
Fakat dikkatle bakıldığında özensizce işlenmiş sahte bir nakış olduğu kolayca anlaşılıyordu.
Blair hızla etrafı süzdü.
Neyse ki elleri ve ayakları bağlı değildi.
Adam, tek başına bir kadını rahatlıkla kontrol altında tutabileceğini düşünmüş olmalıydı.
Hemen yakınında...
Oldukça kalın bir tahta parçası duruyordu.
Bunu başına indirirsem bayılır mı?
Ama...
Ya ilk darbede düşmezse?
O zaman kaçma şansı kalmazdı.
Yine de...
Beni yakalasa bile büyük ihtimalle hemen öldürmez.
Eğer öldürmek isteseydi...
Bunu çoktan yapardı.
Ya da başka bir zaman için bekliyordu.
Her iki ihtimal de aynı anlama geliyordu.
Şu anda onu öldürmesi, adamın planlarını bozardı.
Demek ki...
Denemeye değerdi.
Yere düşen suyun sesi yavaş yavaş kesildi.
Blair nefesini tuttu.
Sessizce doğruldu.
İki eliyle tahta parçasını kavradı.
Oldukça ağırdı.
Ama bütün gücünü kullanırsa savurabilirdi.
Yalnızca tek bir fırsatı vardı.
Boğazı kuruyarak yutkundu.
Tahtayı iki eliyle başının üzerine kaldırdı.
Ve bütün kuvvetiyle adamın kafasına indirmek üzere hamle yaptığı anda—
“Ha?“
Adam arkasına döndü.
Dudaklarında sinsi bir sırıtış belirdi.
“Demek çoktan uyanmışsın?“
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.