Bölüm 55
Blair, elindeki kalası bir an gecikmeyle savurdu. Fakat adam onu kolaylıkla yakalayıp bir kenara fırlattı. Darbenin şiddetiyle Blair, kalası bırakmamış hâlde geriye doğru devrildi.
“Ah...!“
Adam, geriye doğru sürünmeye çalışan Blair’in bileğini yakaladı.
“Kollarını ve bacaklarını seni böyle sevimli numaralar yapasın diye çözmedim. Ama korkuyla dolu şu yüz sana pek yakışıyor.“
“Bırak beni!“
Blair var gücüyle çırpındı, fakat adamın demir gibi kavrayışından kurtulması mümkün değildi.
Adam, bacaklarıyla onu yere sabitledi ve ceketinin içinden küçük bir cam şişe çıkardı.
“Uslu bir kız ol, kıpırdama. O zaman sana nazik davranırım. Ne dersin?“
Çığlık atıp boğulurcasına debelenirken eli sert bir şeye değdi. Blair, eline geçen şeyi bütün gücüyle adama savurdu.
“Aaagh!“
Kırık tahtanın sivri bir kıymığı adamın gözünü boydan boya yardı.
“Gözüm... Gözüm!“
Adamın elindeki küçük cam şişe yere düşerek yuvarlandı.
Yüzünden süzülen kanı gören Blair’in bedeni titremeye başladı.
Ama şimdi bunun zamanı değildi.
Bu, kaçması için eline geçen tek fırsattı.
İçinde varlığından bile habersiz olduğu son kırıntıdaki gücü toplayan Blair, adamı üzerinden iterek kulübeden dışarı fırladı.
“Sen! Olduğun yerde kal!“
Adam sendeleyerek peşinden çıktı.
Önünde bir göl, gölün kıyısında ise sık ağaçlarla kaplı bir orman uzanıyordu.
Sadece birkaç saniye geçmişti.
Ama Blair ortadan kaybolmuştu.
“Lanet olsun...“
Adam dişlerinin arasından küfür savurdu, çevresini taradı.
Wesley gelmeden önce Blair’i yakalayıp her şeyi planladığı gibi hazırlaması gerekiyordu.
Suya gitmiş olamaz. Ortada tek bir kayık bile yok.
Tam göle doğru bakarken ormanın içinden hafif bir hışırtı duyuldu.
Adam hiç düşünmeden o sese doğru koştu.
Ayak sesleri uzaklaşıp kaybolduğu anda, az önce bulunduğu yerin hemen altından tutulmuş bir nefes dışarı boşaldı.
“Hah...“
Adamın durduğu yerin birkaç adım aşağısında, göle inen küçük yamacın dibinde, devasa bir ağacın köklerinin arasına saklanmış olan Blair’di.
Blair, ağzını kapattığı elini yavaşça indirdi.
Bütün bedeni titriyor, nefesi boğazına düğümleniyordu.
Kendine gel. Burada pes edemezsin.
Titreyen bedenini zorla ayağa kaldırdı.
Ve adamın gittiği yönün tam tersine doğru koşmaya başladı.
~~~
Az önce ikisinin bulunduğu kulübede geriye kalan tek şey, yere sıçramış taze kandı.
Kanı gören Herdin ağır adımlarla yaklaştı, eldivenli parmaklarını kana dokundurdu.
Henüz kurumamıştı.
Bakışları buz gibi soğudu.
Kulübeyi tek bakışta baştan sona süzdü.
Uzun zamandır insan eli değmemiş her yerde olduğu gibi zemini kalın bir toz tabakası kaplıyordu.
O tozun üzerinde iki farklı ayak izi seçiliyordu.
Biri yetişkin bir erkeğe aitti.
Diğeri ise küçük ayaklı, yüksek topuklu bir kadına.
Hizmetçi kadınlar rahat hareket edebilmek için düz ayakkabı giyerdi.
Öyleyse bu izler ancak bir soylu kadına ya da soylu bir genç kıza ait olabilirdi.
Herdin elini açıp yerde kalan topuk izini ölçtü.
Ayağın büyüklüğü...
Tıpkı bir gece yatağında Blair’in bileğini tuttuğunda hissettiği kadardı.
Ayak izlerinin başladığı yerde tozlar sürüklenmiş, yere kan sıçramıştı.
Bir kenarda ise üzerinde kan bulunan, sivri bir tahta parçası duruyordu.
Saldıran kişi erkekse böyle ilkel bir silaha ihtiyaç duymazdı.
Bu kadar küçük yapılı bir kadını çıplak elleriyle kolayca bastırabilirdi.
Demek ki tahta parçasını kullanan kişi kadındı.
Kadın saldırmış...
Saldırı işe yaramış...
Sonra da adam onun peşinden gitmişti.
Herdin olayları zihninde tek tek geriye doğru kurarken yüzü her saniye biraz daha sertleşiyordu.
Yanında duran Wesley ise planın beklediği gibi gitmediğini fark etmişti.
Ama yine de rahat görünmeye çalışarak konuştu.
“Gerçekten bir ses duydum sanmıştım... Meğer rüzgârın sesiymiş...“
Sözünü bitiremeden Herdin yakasına yapıştı.
Bir hamlede onu duvara çarptı.
O anda Wesley’in arkasındaki Baldwin şövalyeleri hep birlikte kılıçlarını çekti.
“Ne yaptığını sanıyorsun sen!“
Buna karşılık Delmark şövalyeleri de kılıçlarını sıyırdı.
Zaten gergin olan hava, artık en ufak kıvılcımla patlayacak hâle gelmişti.
Fakat bütün bunlara sebep olan Herdin’in umurunda bile değildi.
“Bunu sen yaptın, öyle değil mi?“
Sesi, gecenin karanlığı çökmüş orman kadar soğuktu.
O soruyu sorarken gözlerinde en ufak bir şüphe yoktu.
Sadece kesin bir inanç...
Ve açıkça görülen öldürme niyeti.
Wesley, o ezici bakış karşısında istemsizce irkildi.
Fakat hemen kendini toparlayıp yüksek sesle itiraz etti.
“N-Ne saçmalıyorsun sen? Ben mi yaptım?“
“İnsan savaş meydanında defalarca ölümün kıyısından dönerse...“
“...bir süre sonra içgüdüleri gelişir.“
“Dostla düşmanı düşünmeden ayırt etmeye başlar.“
Çünkü savaş meydanı...
Kılıcını kaldırmaya karar verdiğin anda, karşındakinin kılıcının çoktan boğazına dayandığı yerdi.
“Benim içgüdülerim sana düşman diyor.“
“...“
“Bana masum olduğuna yemin edebilir misin?“
Suçu çoktan kesinleşmiş gibi kendisine bakan o soğuk gözlerle karşılaşan Wesley’in boğazı kurudu.
Ama ortada onu suçlayacak tek bir kanıt bile yoktu.
Parayla tuttuğu adam da ortadan kaybolmuştu.
Kanıt olmayan bir durumda suçunu itiraf etmek aptallıktan başka bir şey olmazdı.
“Bana bunu yapman haksızlık! Ben sadece... Size ve Düşes Hazretleri’ne daha önce sıkıntı çıkardığım için yardım etmek istemiştim...“
Tam konuşurken, Herdin’in gözleriyle yeniden karşılaştı.
Sanki bütün yalanlarını delip geçebilen gözlerdi bunlar.
İçindeki hayvani içgüdü başını eğmesini söylüyordu.
Ama bunu yaptığı anda her şeyin biteceğini hissediyordu.
Bu yüzden gözlerini kaçırmadı.
Gerçekten masummuş gibi bakmaya devam etti.
Herdin onu birkaç an daha sessizce süzdü.
Sonra buz gibi bir nefes vererek yakasını bıraktı.
Daha doğrusu onu kenara doğru fırlattı.
Sendeleyen Wesley’i hemen bir Baldwin şövalyesi yakaladı.
Herdin, hâlâ kılıçlarını kendisine doğrultan Baldwin şövalyelerine doğru bir adım attı.
“Kılıçlarınızı indirin.“
Sadece tek bir bakış...
Tek bir emir...
Ve şövalyeler istemsizce geri çekilip kılıçlarını indirdiler.
Kulübeden çıkan Herdin başını kaldırıp gökyüzüne baktı.
Sık ağaçların arasından görünen gökyüzünde alacakaranlık çoktan çökmeye başlamıştı.
Henüz ilkbaharın başıydı.
Günler hâlâ kısaydı.
Güneş battığında dağların soğuğu bir anda çökecekti.
Abartı sayılmazdı...
Neredeyse kış kadar sert olacaktı.
O anda aklına karısının yüzü geldi.
Ciğerleri zayıf olduğu için sürekli öksüren...
Ama ateşten korktuğu için odasını hep buz gibi bırakan o inatçı kadın.
“Şövalyeler.“
Emri duyan Delmark şövalyeleri hemen etrafında toplandı.
Herdin yeniden atına bindi ve buyurdu.
“Onu bulun.“
“Ne kadar çabuk olursa o kadar iyi.“
Hiç kimsenin “onu“nun kim olduğunu sormasına gerek yoktu.
Hepsi biliyordu.
~~~
Ormanda gece her zamankinden erken çökmüştü.
Blair, elbisesini üzerine daha sıkı sararak etrafına baktı.
Ben... neredeyim?
Adam onu buraya getirirken baygındı.
Hangi yoldan geldiklerini hiç hatırlamıyordu.
Sadece ondan uzaklaşma düşüncesiyle gücü yettiğince ters yöne yürümüştü.
Ama ormanın sonu bir türlü görünmüyordu.
Bir noktadan sonra hep aynı ağaçların arasından dolaşıp durduğunu hissetmeye başlamıştı.
Üstelik ormanın karanlığı da ağır ağır üzerine çöküyordu.
Blair bacaklarını zorlayarak yürümeye devam etti.
Karanlıktan kaçmaya çalışıyordu.
Göğsü yanıyor, dizleri artık onu taşımayacakmış gibi titriyordu.
Ama durursa...
Sanki ormanın karanlığı onu bütünüyle yutacaktı.
“Haaah... Haaah...“
Kesik kesik nefesleri beyaz buharlar hâlinde havaya karışıyordu.
Bedeni soğuktan titremeye başladı.
Çok... soğuk...
Kollarını ovuştururken gözüne uzakta bir şey ilişti.
Bir kulübe mi?
Tıpkı kaçırıldığı kulübe gibi, orman bekçilerinin yıllar önce terk ettiği kulübelerden biriydi.
Burası da uzun zamandır kullanılmıyordu.
Çatısını ve duvarlarını kalın yosunlar sarmıştı.
Tam o sırada uzaktan vahşi bir hayvanın sesi yankılandı.
Blair kısa bir an tereddüt etti.
Sonra kulübenin içine girdi.
Tahmin ettiği gibi içeride kimse yoktu.
Sadece paslanmış tencereler ve kırık bir sandalye etrafa dağılmıştı.
Yine de burada beklemek, karanlık ormanda amaçsızca dolaşmaktan daha güvenliydi.
Dışarısı dayanılmaz derecede soğuktu.
Çıkarmaya kıyamadığı topuklu ayakkabıları da ayaklarını yara içinde bırakmıştı.
Artık daha fazla yürüyemezdi.
Beklersem... biri mutlaka beni bulur.
Şimdiye kadar onu aramaya başlamış olmalıydılar.
Blair, üzerine örtebileceği bir şey bulmak için kulübeyi araştırdı.
Kaçırıldığında paltosu üzerinde değildi.
İnce bir iç elbise ile baharlık elbisesinden başka hiçbir şeyi yoktu.
Bulabildiği tek işe yarar eşya, güvelerin delik deşik ettiği eski bir battaniyeydi.
Onu yine de omuzlarına sardı.
Pencereden görünmeyen bir köşeye otururken bacağının altında sert bir şey hissetti.
“Bu da ne...“
Oturduğu şey bir çakmaktı.
İçindeki yakıtın çıkardığı hafif sesten hâlâ biraz gaz kaldığı anlaşılıyordu.
Kulübede bir şömine vardı.
Yakacak olarak kullanılabilecek kırık tahta parçaları da vardı.
Ve en önemlisi...
Elinde onları tutuşturabilecek bir çakmak vardı.
Ama...
Ateş...
Gerçekte ihtiyacı olan tek şeyi yapamıyordu.
Ateşi yakamıyordu.
Bunu düşünmesi bile nefesini kesmeye yetti.
Gözlerinin önündeki dünya yavaşça bulanıklaşmaya başladı.
Blair, soğuktan titreyen elleriyle çakmağı sıkıca kavradı.
Kullanamadığı bir çakmak...
Sanki sadece elinde tutması bile onu biraz olsun ısıtabilirmiş gibi.
Kararan bilincinin kıyısında, ansızın bir gece hatırası canlandı.
Uzun zaman sonra ilk kez şöminenin sıcaklığını hissederek uykuya daldığı huzurlu bir kış gecesi...
Ve bütün gece sessizce yanında kalan adamın yüzü.
“Şömine yanarken yanında biri olmadan uyuyamazsın.“
O sesi yeniden duyar gibi olunca Blair kendi kendine boş bir kahkaha attı.
Böyle bir anda aklına ilk gelen kişinin o olması...
Gülünç denecek kadar tuhaftı.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.