Bölüm 56
Blair artık gülecek hâli bile kalmadığından, yalnızca güçsüz bir tebessüm edebildi ve başını usulca kulübenin duvarına yasladı.
Soğuk bedenine öylesine işlemişti ki artık donmuş uzuvları onu hissedemez olmuştu. Üşümekten ziyade, bütün vücudu ateşler içinde yanıyormuş gibi hissediyordu. Aynı anda üzerine ağır bir uyku çöktü; bilinci yavaş yavaş karanlığın içine sürüklenmeye başladı.
Biraz önce kemiklerine kadar işleyen o sessiz soğuk, şimdi garip bir huzur veriyordu.
Ve Blair, ölümün usulca kendisine yaklaştığını hissedebiliyordu.
...Herdin.
Ne kadar acınası olsa da...
Son görmek istediği kişi oydu.
Tam da tutunmaya çalıştığı son özlem kırıntısı parmaklarının arasından kayıp giderken—
Kulübenin kapısı büyük bir gürültüyle açıldı.
Ve o oradaydı.
Baştan aşağı darmadağın hâliyle... Her zamanki kusursuz görünüşünden eser kalmamıştı.
“...Blair.“
Ah...
Neden...
Ben her yıkılmak üzere olduğumda, sen çıkıp geliyorsun?
“Blair!“
Herdin hızla yanına varıp baygın hâlde duran Blair’i kollarına aldı.
Henüz ilkbahardı; üzerindeki giysiler ince sayılmazdı.
Buna rağmen...
Canlı bir bedende bulunması gereken en ufak sıcaklık bile yoktu.
Adeta bir ceset gibiydi.
Herdin’in yüreği derin bir boşluğa düştü.
“...Blair. Sakın uyuma. Gözlerini aç.“
Az önce kendisine bakan o gözler artık tamamen kapanmıştı.
Blair’den hiçbir karşılık gelmiyordu.
Herdin’in mavi gözleri sessizce titredi.
Üzerindeki pelerini Blair’in omuzlarına sardı. Ardından şövalyelerin pelerinlerini de üzerine örterek onu iyice sıcak tuttu ve vakit kaybetmeden atını ormanın dışına doğru sürdü.
Ormanın çıkışına vardıklarında akşam karanlığı çökmeye başlamıştı.
Haberi alır almaz Ivan’ın gönderdiği imparatorluk şövalyeleriyle, Herdin’in çağırdığı Delmark şövalyelerinden başka kimse kalmamıştı.
Herdin bekleyen şövalyelerden birine döndü.
“Önden malikâneye gidin. Hekim hazır olsun. Yatak odasındaki şömineyi de hemen yakın.“
Blair’i kollarından hiç bırakmadan arabaya bindi.
Atlı araba aynı anda hareket etti.
Herdin, Blair’i karşı koltuğa bırakmaya bir türlü cesaret edemedi.
Onu sıkıca kollarında tutmaya devam etti.
Kendi bedeninin sıcaklığını paylaşmazsa...
Kollarındaki kadının gerçekten öleceğinden korkuyordu.
Buna izin veremezdi.
Bu kadına hâlâ ihtiyacı vardı.
Eldivenini çıkarıp Blair’in buz gibi yanağına dokundu.
Eldivenin içinde kalan kendi eli bile, onun yanağından daha sıcaktı.
Onca kat giysinin altında olmasına rağmen...
Önce hâlâ nefes alıp aldığını kontrol etti.
Ardından elini giysilerinin arasına uzatarak Blair’in elini aradı.
Sıcacık kumaşların arasında bile o küçücük, buz kesmiş eli bulmak hiç zor olmadı.
Elini kavradığında, Blair’in avucunda sıkıca tuttuğu bir şey olduğunu fark etti.
Muhtemelen kulübede bilincini kaybetmeden önce bile onu bırakmamıştı.
Herdin dikkatlice parmaklarını açtı.
İçindeki nesneyi görünce gözleri sarsıldı.
Ölümün eşiğine gelmişken bile elinden bırakmadığı şey...
Eski bir çakmaktı.
“Yoksa...“
İçini tarifsiz kötü bir his kapladı.
Çakmağı yavaşça açtı.
Çıt.
Küçük bir alev yükseldi.
“...Hah.“
Boş ve anlamsız bir kahkaha döküldü dudaklarından.
Karısı...
Aslında bu hâle düşmeyebilirdi.
Sadece şu çakmağı yakması yeterliydi.
Vücut sıcaklığını kaybetmesine gerek yoktu.
O geldiğinde ateşin başında sıcacık oturuyor olabilirdi.
Hiçbir şey olmamış gibi onu bekleyebilirdi.
Ama...
Bunun yerine...
Neredeyse ölüyordu.
Sırf o travma yüzünden mi?
Sırf...
Böyle bir şey uğruna mı?
...
Benim yüzümden.
Herdin çakmağı ezecek kadar sıkı kavradı.
Çenesi öfkeyle kilitlendi.
Sessiz arabanın içinde, yön bulamayan bir öfke dolaşıp duruyordu.
~~~
Av şenliklerinde bir yaverin yapacağı pek bir iş yoktu.
Bu yüzden Ruth, bütün günü evde oyalanarak geçirmişken aldığı haber üzerine yıldırım gibi malikâneye koşmuştu.
Tam o sırada Blair’i muayene etmeyi bitiren hekim odadan çıkıyordu.
“Ekselansları, içeri giriyorum.“
Kapıyı açar açmaz yüzüne yoğun bir sıcaklık çarptı.
Sıcacık odanın ortasında Blair yatağında uzanıyordu.
Arada bir öksürüyor, yüzü ise öylesine solgun görünüyordu ki Ruth’un bile içi burkuldu.
Yatağın başında ise Herdin tek başına nöbet tutuyordu.
Blair’e çevrilmiş mavi gözlerinde öyle bir duygu vardı ki...
Yaklaşmaya bile çekindi.
Sanki sahibini bile yutabilecek kadar büyük bir öfke...
Ruth kısa bir tereddüdün ardından yanına yaklaştı.
Daha tek kelime edemeden Herdin konuştu.
“...Vücut sıcaklığı çok düşmüş. Biraz daha geç kalsaydık, tehlikeli olacağını söylediler.“
“Şimdi durumu nasıl?“
Herdin uzun süre Blair’in uyuyan yüzüne baktı.
“Sanırım artık iyi.“
“Ormanda kaybolduğunu duydum. Nasıl bu hâle geldi?“
“Kayboldu demek tam doğru olmaz.“
“Kız kaçırıldı.“
“Sonra da kaçmayı başardı.“
Ruth’un yüzü bir anda sertleşti.
“Kaçırıldı mı? Bunu yapmaya kim cesaret etmiş olabilir?“
Herdin cevap vermek yerine soruyu ona yöneltti.
“Sence kim?“
Ruth birkaç saniye düşündü.
Doğru cevabı bulmak hiç zor olmadı.
“Sakın bana Baldwin Hanesi’ndeki o heriften bahsettiğini söyleme.“
“Demek ikimiz de aynı kişiyi düşünüyoruz.“
“Lanet olası aşağılık...“
Ruth istemsizce küfür etti.
Sonra uyuyan Blair’e göz atıp boğazını mahcup bir ifadeyle temizledi.
“Bunu bizzat yapmamıştır herhâlde.“
“Adamı yakalayabildiniz mi?“
“Hayır.“
“Önceliğim Blair’i bulmaktı.“
Wesley’in tuttuğu adam...
Muhtemelen çoktan Wesley tarafından susturulmuştu.
Herdin bunun farkındaydı.
Ve bunu şimdilik görmezden gelmişti.
Çünkü elindeki bütün şövalyelere Blair’i aratmak zorundaydı.
Ama bu işin peşini bırakmaya hiç niyeti yoktu.
“Peki ya kanıt?“
Herdin iç cebinden küçük bir eşya çıkarıp Ruth’a attı.
“Artık bu senin işin.“
Ruth ustalıkla yakaladı.
Avucundaki nesneyi görünce bakışları keskinleşti.
Sessizce cebine koydu.
“İstediğin cevabı en kısa sürede sana getireceğim.“
Ruth odadan ayrıldı.
Geriye yalnızca Herdin ile Blair kaldı.
Sessiz odada ara sıra yükselen öksürük sesi dışında hiçbir ses yoktu.
Herdin kıpırdamadan onu seyrediyordu.
Blair’e verdiği pelerin ve arabada çıkardığı eldiven dışında hâlâ av kıyafetleri üzerindeydi.
Ormanda dört nala ilerlerken üzerlerine yapışan çimen izleri rahatsız ediciydi.
Ama buradan ayrılamıyordu.
Şöminenin sönmesine izin veremezdi.
Yatağın yanında sessizce otururken cebinden eski çakmağı çıkardı.
Blair’in ölürcesine sıkı tuttuğu o çakmağı...
Çıt.
Kapağını açtı.
Kapattı.
Sonra yeniden açtı.
Ve tekrar kapattı.
Anlamsızca devam eden o küçük ses, sessiz odanın içinde yankılanıyordu.
Bir süre sonra...
Bu boş uğraşı kendiliğinden son buldu.
Sessizlik...
Yalnızca kendisinin doldurduğu bu sessizlikten nefret ediyordu.
Dayanamayacak kadar.
~~~
Derin uykuda olan Blair ağır ağır gözlerini açtı.
Sadece sıcak değildi...
Adeta yanıyordu.
Üzerine örtülen sayısız battaniyeden dolayıydı bu.
Bulanık bakışlarını toparlamaya çalışırken başını çevirdi.
Tanıdık bir yüz gördü.
Herdin, kollarını göğsünde kavuşturmuş şekilde sandalyeye yaslanmış, son derece rahatsız bir pozisyonda uyuyordu.
Üzerinde hâlâ av kıyafetleri vardı.
Saçları da ormandaki hâli gibi dağınıktı.
Odayı dolduran şömine sıcaklığı...
Neden üstünü bile değiştirmeden burada uyuduğunu açıklamaya yetiyordu.
Blair doğrulup onun eline usulca dokundu.
“Her...“
Fakat onu uyandırmasına gerek kalmadı.
Herdin gözlerini açtı.
Bakışları buluştu.
Herdin farkında olmadan elini daha sıkı kavradı.
Duygularını neredeyse hiç ele vermeyen o mavi gözler hafifçe dalgalandı.
Blair bunu görünce kısa süre duraksadı.
Sonra ilk konuşan o oldu.
“Üzgünüm, Herdin.“
“Sana bu kadar zahmet verdim.“
“...“
“Ben artık iyiyim.“
“Git ve biraz dinlen.“
Bunları söylerken elini yavaşça çekmeye çalıştı.
Fakat parmak uçları belli belirsiz titriyordu.
Blair’in uyandığını gördüğü andaki şaşkınlık, Herdin’in gözlerinden yavaşça silindi.
Neden...
Böyle bir anda bile...
İlk söylediği şey özür dilemekti?
Neden yine onu kendinden uzaklaştırıyordu?
Oysa yüzü...
Her an yıkılacak gibiydi.
Neden bir kez olsun ona yaslanmıyordu?
“Korktum.“
“Canım acıyor.“
“Çok zordu...“
Bunlardan birini bile söyleyemeyecek kadar mı güvenmiyordu ona?
Hiç değilse kalbindeki zırhta küçücük bir çatlak göstermeyecek miydi?
“Söyleyeceklerin sadece bunlar mı?“
Bu soru üzerine Blair gözlerini kırpıştırdı.
Herdin’in öfkeli göründüğünü anlayabiliyordu.
Ama neden öfkelendiğini...
Ya da ondan ne duymak istediğini kestiremiyordu.
Herdin onu bir süre sessizce izledi.
Sonra derin bir nefes verdi.
“Seni kaçıranların arkasındaki kişiyi bulmak için araştırıyoruz.“
“Gerçek yakında ortaya çıkacak.“
Kaçırılma sözünü duyunca Blair’in gözleri büyüdü.
Herdin olay yerinde değildi.
Üstelik Blair de kaçırıldığından hiç bahsetmemişti.
Bu yüzden onun yalnızca ormanda kaybolduğunu sandığını düşünüyordu.
Kaçırılma meselesini kendi başına çözmeyi planlamıştı.
“...Biraz dinlen.“
Herdin onu son kez izledi.
Sonra şömineyi söndürüp odadan çıktı.
Blair yeniden uzandı.
Uyumaya çalıştı.
Ama uyuyamadı.
Şömine sönmüş olsa da odadaki sıcaklık hâlâ hissediliyordu.
Üzerindeki battaniyeler de sıcacıktı.
Ne zaman gözlerini kapatsa...
Kaçırıldığı an gözlerinin önüne geliyordu.
Bedeni istemsizce titriyordu.
Artık güvende olduğunu biliyordu.
Korkmadığını da sanıyordu.
Yine de bedeni başka türlü tepki veriyordu.
Bütün günün yorgunluğu üzerine çökmüştü.
Ama bir türlü uykuya dalamadı.
Uzun süre sağa sola dönüp durdu.
Sessiz odada birinin içeri girdiğini fark etmesini sağlayan şey...
Bir çakmağın çıkardığı tanıdık sesti.
Gecenin bu saatinde, odanın hanımını bile uyuyor sanarak izin almadan içeri girebilecek tek bir kişi vardı.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.