Bölüm 58
Tahtında oturan Ivan, önünde uzanan manzarayı sessizce süzdü.
Tam bir deli...
Herdin Delmark düpedüz bir deliydi.
Bir soylu hanesinin varisini güpegündüz herkesin gözü önünde tanınmaz hâle gelene dek dövüp ardından o vaziyette imparatorluk sarayına sürükleyerek getirebilmek için insanın aklını yitirmiş olması gerekirdi.
Suçu ne kadar ağır olursa olsun, bir soylu hanesinin varisine bizzat el kaldırmak, iki haneyi karşı karşıya getirecek kadar büyük bir meseleydi. Herdin’in bunun sonuçlarını hesaplamamış olması mümkün değildi.
Demek ki Baldwin Hanesi’nin varisini bu hâlde buraya getirdiğine göre...
Baldwin Hanesi’yle savaşa girmeyi çoktan göze almıştı.
Baldwinlerin büyük oğlunu getirmesini bir nebze anlayabiliyorum ama...
Ivan’ın bakışları, parçalanmış hâlde yere çökmüş Wesley’in yanında bembeyaz kesilmiş yüzüyle donup kalan Rachel’a çevrildi. Kaşları çatıldı.
Herdin’in Rachel’ı da buraya sürükleyip getireceğini doğrusu hiç beklememişti.
Ne de olsa Rachel, onun öz kuzeniydi; imparatorluk ailesiyle yakın kan bağı bulunan biriydi.
Şakaklarında zonklayan ağrıyı bastırmak istercesine alnına bastırdı ve az önce Herdin’in söylediklerini zihninde yeniden sıraladı.
“Yani özetle... Baldwin Hanesi’nin varisiyle Rachel, bu av sırasında Blair’e iftira atabilmek için ona zorla sahip olmaya kalkışacak bir düzen kurdu. Blair de onlardan kaçarken ormanda yolunu kaybetti. Doğru mu anladım?“
“Evet, Majesteleri. Olay tam olarak bundan ibaret.“
Ivan, gözlerindeki bıkkınlığı gizlemeye çalışmadan Wesley ile Rachel’a baktı.
Bakışlarını üzerinde hisseden Wesley telaşla konuştu.
“M-Majesteleri! Dük Hazretleri’nin anlattıklarıyla gerçekler arasında biraz fark var! Evet, bir skandal çıkarmayı planladık ama ona gerçekten zorla sahip olmayı asla düşünmedik!“
Herdin tek kelimeyle karşılık vermek yerine küçük bir cam şişe ile katlanmış bir parşömeni uzattı.
Ivan’ın başyaveri bunları alıp imparatora sundu.
“Bu, Baldwin Hanesi’nin varisinin para vererek tuttuğu adamın üzerinde bulunan ilaçtır. Ayrıca ilacı satın alan kişinin Wesley Baldwin olduğu da doğrulanmıştır.“
Ivan, parşömende ilacın ne amaçla kullanıldığını okuyunca yüzü sertleşti.
Bunu gören Wesley’in yüzüne umutsuzluk çöktü.
“O... O ilaç sadece Düşes Hazretleri’ni korkutmak içindi! Hayatım üzerine yemin ederim ki ona gerçekten dokunmaya ya da namusuna leke sürmeye hiç niyetim yoktu!“
Wesley kendini hararetle savunurken, dehşetten donup kalan Rachel da acınacak bakışlarla Ivan’a döndü.
“M-Majesteleri... Ben sadece ona borç para verdim. Bunu ne için kullanacağını gerçekten bilmiyordum! Her zamanki gibi kumarda kaybedeceğini sanmıştım.“
Sözlerini sessizce dinleyen Herdin, başını bile çevirmeden buz gibi bir sesle konuştu.
“Öyleyse kaçırılan Düşes’in bir şövalyeyle kaçtığına dair yalan ifade vermenizi nasıl açıklayacaksınız, Leydi Rachel?“
Sesindeki baskı tek başına bile Rachel’ın irkilmesine yetmişti.
Rachel’ın dudakları birkaç an titredi.
Sonra telaşla konuşmaya başladı.
“D-Düşes Hazretleri beni incitmişti. Ben de öfkeme yenilip itibarını zedelemek için yalan söyledim. Ama onun dışında hiçbir şeyle ilgim yok! Lütfen bana inanın, Majesteleri!“
Wesley alaycı bir kahkaha attı.
“Ha! Demek bütün suçu benim üzerime yıkıp sıyrılmaya çalışıyorsun?“
“Kimsenin sırtına yük atmıyorum! Gerçek bu!“
Rachel öfkeyle bağırdı.
Para isterken her şeyi tek başına halledeceğini söyleyen oydu.
Ama sonunda işi bu kadar berbat edip onu da peşinden sürükleyen yine kendisi olmuştu.
Wesley küçümseyici bir ifadeyle sırıttı.
“İncinmişmiş... Asıl sen milletin kocasını ödünç ister gibi peşine düşmüyor muydun?“
Rachel’ın yüzü bir anda kıpkırmızı kesildi.
“Yalan söyleme!“
“Yalan söyleyen hangimiz, ha?“
İkisi de neredeyse birbirlerinin boğazına sarılacak hâle gelmişti.
Sesleri giderek yükseliyor, içinde bulundukları yerin neresi olduğunu, kimin huzurunda durduklarını tamamen unutmuş gibi davranıyorlardı.
Ivan, ikisini de tarifsiz bir utançla izledi.
İçindeki tahammülsüzlüğü güçlükle bastırdı.
İkisi de tam bir ahmak...
Bir işe kalkışacaksanız bari kusursuz yapın.
Şu hâlde bile “Sen yaptın!“, “Hayır, sen yaptın!“ diye çocuklar gibi kavga mı ediyorsunuz?
Eğer Herdin’in amacı onu çileden çıkarmaktıysa...
Bunu fazlasıyla başarmıştı.
Wesley ile Rachel’ın giderek yükselen seslerine daha fazla tahammül edemeyen Ivan sonunda sert bir sesle konuştu.
“Yeter!“
Ancak o zaman, üzerlerine buz gibi su dökülmüşçesine ikisi de sustu.
Yüzündeki hoşnutsuzluğu gizlemeyen Ivan, bakışlarını Herdin’e çevirdi.
“Söyle bakalım, Dük. Sen ne istiyorsun?“
“Majestelerinin bu ikisini bizzat yargılayıp işledikleri suça yaraşır cezayı vermesini talep ediyorum.“
Ivan, Herdin’in omzunun ardından perişan hâldeki Wesley ile Rachel’a baktı.
Fakat doğrusu, onları ağır bir şekilde cezalandırmaya niyetli değildi.
Hele Rachel...
Wesley neyi hak etmiş olursa olsun, Rachel onun çocukluğundan beri yakın olduğu öz kuzeniydi.
O Blair denen kız, daha çocukluğumuzdan beri masum görünerek insanların sinirine dokunmayı pek iyi bilirdi. Rachel’la da elbette sürtüşmüşlerdir.
Ama yalnız Rachel’a hafif davranırsa Baldwin Hanesi adaletsizlikten söz edecekti.
En akıllıca yol, ikisini de biraz korkutup ardından salıvermekti.
Üstelik böylece Baldwin Markisi’ne gösterebileceği bir mazereti de olurdu.
“Baldwin Hanesi’nin büyük oğlu Wesley Baldwin ile Sheldon Hanesi’nin büyük kızı Rachel Sheldon...“
“İkinizi de bir ay süreyle konak hapsine mahkûm ediyorum.“
Karar açıklanır açıklanmaz Herdin’in yüzü buz kesti.
Ivan ise onu yatıştıracağını düşündüğü sözleri eklemekte gecikmedi.
“Ayrıca Baldwin ve Sheldon haneleri, çocukça oyunlarınız nedeniyle Delmark Hanesi’nin uğradığı manevi zarar karşılığında uygun miktarda tazminat ödeyecektir.“
Fakat Herdin’in ifadesi zerre kadar yumuşamadı.
“İmparatorluk tarafından düzenlenen bir etkinliği, kişisel kinlerini dizginleyemedikleri için mahvetmeleri elbette affedilemez.“
“Ancak mesele, onların gerçekten amaçladığından daha büyük bir hâl aldı.“
“Yani niyetleri bu değildi diye Majesteleri işlenen suçu hafif mi görüyorsunuz?“
“Doğru.“
“Blair ciddi bir yara almadan kurtuldu. Delmark Hanesi için de konuyu burada kapatmak daha doğru olmaz mı?“
Delmark Hanesi için...
Bu sözler Herdin’in dudaklarından ince, alaycı bir gülümseme dökülmesine sebep oldu.
Karısının neredeyse onurunun ayaklar altına alınacağı...
Canını kaybetme noktasına geldiği...
Bunca şey yaşanmışken...
İmparatorun düşündüğü tek şey “sonuç“ muydu?
Ivan ise kendince anlayışlı bir ağabey edasıyla konuşmayı sürdürdü.
“Bunları söylüyorum çünkü akrabalarının ağır ceza alması Blair’i de üzecektir.“
Herdin’in gözleri buz gibi parladı.
“Majesteleri gerçekten bununla yetinebileceğinize emin misiniz?“
Sözleri sakindi.
Fakat bakışlarında, kelimelerin çok ötesine geçen keskin bir tehdit gizliydi.
“Karım, Delmark Hanesi’nin düşesi olmadan önce...“
“Majestelerinin biricik kız kardeşi.“
“İmparatorluk soyunun öz prensesidir.“
Ivan sessiz kaldı.
“Majestelerinin bugün vereceği hüküm...“
“İmparatorluk ailesine el uzatmaya cüret edenlerin lütufla affedileceğine dair bundan sonraki emsal olacaktır.“
İşte o anda Ivan, Herdin’in asıl söylemek istediğini kavradı.
“Bir gün biri Majestelerine hakaret etmeye ya da zarar vermeye kalkışırsa...“
“Bugünküyle aynı hükmü mü vereceksiniz?“
Yüzeyde bakıldığında söyledikleri, imparatorluk ailesinin ve bizzat Ivan’ın itibarını düşünüyormuş gibi görünüyordu.
Ama Ivan’a kilitlenmiş o gözlerde görünen şey...
Endişeden çok tehditti.
Ivan bir an, Herdin’in bu cüreti karşısında kaşlarını çattı.
Ardından gözlerinde tuhaf bir ilgi belirdi.
Bu adam...
Blair için gerçekten bu kadar ileri mi gidiyor?
İstemediği bir eş...
Üstelik düşman hanesinin kızı.
Nefret etmesi gereken biri için mi?
Bu iş, düşündüğünden çok daha ilginç bir hâl almaya başlamıştı.
“Şimdi düşününce...“
“Sanırım kişisel duygularım hükmümü gereğinden fazla yumuşattı.“
“Dük haklı.“
“İhanetin cezası, işlenen suça yaraşır olmalıdır.“
Ivan, merak dolu gözlerle Herdin’i süzdükten sonra onun istediği kararı kolaylıkla verdi.
“Rachel yakın akrabam olabilir.“
“Ama kız kardeşime zarar vermeye kalkıştı.“
“Buna göz yumamam.“
Salonun havası bir anda tersine döndü.
İki suçlu şaşkınlık içinde birbirine bakarken, imparatorun gerçek hükmü yankılandı.
“Wesley Baldwin.“
“Rachel Sheldon.“
“İkinizi de ömür boyu sürgüne mahkûm ediyorum.“
Banyosunu tamamlayan Blair, Lina ve Meli’yle birlikte yatak odasına döndü.
İki hizmetçi, gece elbisesini giyinmesine yardım ettikten sonra onu tuvalet masasının önüne oturttu.
Lina, aynadan Blair’in yüzüne dikkatle bakarken saçlarını yavaşça taradı ve temkinli bir sesle sordu.
“Milady... Bugün kendinizi biraz daha iyi hissediyor musunuz?“
Blair hafifçe gülümsedi.
“Evet. Günlerdir doğru düzgün uyudum. Sanırım artık tamamen iyiyim.“
Neyse ki geçirdiği hipotermi vücudunda ciddi bir hasar bırakmamıştı.
Günlerdir kendini suçlayıp gözyaşı döken Lina da sonunda rahat bir nefes alabildi.
Yine de, o ani sıcaklık değişimi Blair’i iyice bitkin düşürmüştü.
Birkaç gün boyunca bilinci tam yerinde olmadan, yarı uyur yarı uyanık bir hâlde sürekli uyuyup durmuştu.
En azından Lina yeniden kendini suçlamaya başlamadan toparlanabildim.
Blair’in dalgın bakışları aynanın üzerinde gezinirken, Lina ile Meli’nin arkasındaki masaya ilişti.
O anda aklına bir şey geldi.
“Ah, doğru ya.“
“Son birkaç gündür odama bıraktığınız lokumları afiyetle yedim.“
“Ama gerçekten her gün getirmenize gerek yok.“
Lina şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı.
“Lokum mu?“
“Evet.“
“Her sabah masanın üzerinde duran lokumlar.“
Birkaç gün önce Blair geç saatlerde uyandığında, masanın üzerinde bir tabak lokum bulmuştu.
Lina ya da Meli’nin kendisine atıştırmalık bıraktığını düşünmüş, hiç tereddüt etmeden hepsini yemişti.
Sabahın ilk saatlerinde yediği o yumuşacık, bulut gibi lokumlar hem ağzını hem de içini tatlı bir mutlulukla doldurmuştu.
Ertesi sabah...
Sonraki sabah...
Ve ondan sonraki sabah da...
Masada yine bir tabak lokum vardı.
Sanki her gün sessizce bırakılan küçük bir armağan gibiydi.
Fakat Lina ile Meli birbirlerine bakıp aynı anda başlarını eğdiler.
Konuşulanlardan hiçbir şey anlamamış gibiydiler.
Derken son birkaç gündür masada gördükleri küçük boş kâseyi hatırlayınca ikisinin de ağzından aynı anda kısa bir şaşkınlık sesi çıktı.
“Ah...“
“Demek o boş tabak lokum içindi.“
Blair gözlerini kırpıştırdı.
“...Siz bırakmıyor muydunuz?“
Lina başını iki yana salladı.
“Hayır, Milady.“
“Siz bizi çağırmadan önce odanıza hiç girmedik.“
“Meli’yle ikimiz de lokumları sizin getirdiğinizi sanıyorduk.“
Blair’in gözleri şaşkınlıkla büyüdü.
Odanın hanımı olan kendisi bırakmamıştı.
Lina ile Meli de değildi.
Öyleyse her sabah odasına lokum bırakan tek bir kişi kalıyordu.
“Geceniz huzurlu geçsin, Milady.“
Lina ile Meli, Blair’i yatağına yerleştirdikten sonra usulca odadan çıktılar.
Kapı aralanıp kapanırken, koridordaki büyük sarkaçlı saatin on vuruşu boğuk bir ezgi gibi içeri süzüldü.
Blair, her sabah lokumların durduğu masaya sessizce baktı.
Ve onları her gün oraya bırakan tek kişiyi düşündü.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.