“Okulun otomatik kapısının önünde yine o sinir bozucu üç saniyeyi beklemek zorunda kaldım. Sensör beni her zamanki gibi algılamamıştı; sanki varlığım fizik kurallarına bile aykırıydı. Sınıfın en yüksek notlarını alan adamın, yoklama sırasında hocanın gözünde ’boş bir sıra’dan ibaret olması artık canımı yakmıyordu bile. 17 yıllık hayatım boyunca kazandığım tek istikrarlı unvan, bu kalabalık figüran ordusunun resmi liderliğiydi.“
Okul çıkışı o boktan kasiyer önlüğünü giyip kasaya geçtim.
“Toplam 1540 Yen.“
Karşımda üç kişilik, klasik “popüler kız tayfası“ havası veren bi grup var. Kıkırdaşıyolar, telefonlarında birbirlerine bi şeyler gösteriyolar. İçlerinden biri —uzun siyah saçlı, aralarındaki en taş kızlardan biri— birden bana döndü.
“Şey, bakar mısın?“
Kalbim tekledi. Lan? Hassiktir, bana mı seslendi? Sakin ol Katsuro, cool takıl, sesini kalınlaştır, umursamaz ol…
“E-evet?“
Ağzımdan çıkan ses, boğazı kesilmiş bi civciv gibi cırtlak çıktı. Rezalet amk. Kız bi saniye yüzüme baktı, sonra dudağını büktü.
“Yok ya, vazgeçtik.“
Arkadaşlarını dürttü, üçü birden anırarak marketten çıktılar. Kapı kapanırken hâlâ gülüyolardı. Ama bu sefer seslerini duydum.
“Duydunuz mu? Boğazında balgam varmış gibiydi.“
“Gerçekten o ses neydi öyle? Papağandan daha iyi ses çıkıyordur.“
“Şşş sessiz olun, duyacak şimdi! Hahahah!“
Kasadaki bip sesi bile benimle taşşak geçiyo gibiydi.
“Sanırım bi daha kimseyle konuşmucam,“ dedim içimden.
***
Mesai bittiğinde hava kararmıştı. Kulaklığı takıp müziği son ses kökledim. Bu benim kalkanım. Gerçek dünyayı kapatıyorum. Yolda yürürken kafamın içinde artık o kekeme kasiyer değilim. Herkesin korktuğu, kimsenin yüzünü görmediği, adını fısıldamaya korktukları o mutlak güç… benim.
Hayallere o kadar daldım ki yaya geçidindeki kırmızı ışığı görmedim bile. Sağdan kör edici bi far parladı. Kamyon.
O an garip bi şey oldu. Dünya yavaşladı. Farların içindeki sinek ölülerini bile net bi şekilde görebiliyodum. Zaman durmuş gibiydi ama beynim bin kat hızlı çalışıyodu.
Ciddi mi? Böyle mi biticek? Kamyon mu? Kaçsana salak! Bacaklarını hareket ettir! Hayır... Çok geç. Mesafe 1 metre. Hız 80. Kurtuluş yok. Demek buraya kadarmış Katsuro. Hiçbir iz bırakmadan, boktan bi asfaltın üzerinde...
GÜM!
Kemiklerimin kırılma sesi kulaklıktaki müziği bile bastırdı. Acı hissetmedim. Sadece televizyonun fişinin çekilmesi gibi, ekran bi anda gitti.
Karanlık. Sonra o iğrenç flashback’ler başladı: Lise tuvaletinde yemek yiyişim... Az önceki o iğrenç cırtlak ses... Kimsenin doğum günümü hatırlamadığı o yalnız günler...
“Ya siktir... Cidden ölücek miyim amk? Son anımda bu utanç galerisini mi izlicem? Kapatın şunu!“
Görüntüler silindi.
“Off… Şaka gibi. Daha izlenecek tonla anime, okunacak yüzlerce light novel vardı. Finali göremeden ’Kötü Son’ yedik, iyi mi… Annem-babam merak eder mi acaba? Yok be, onlar için de bi hayaletim zaten. Hiçbir şey başaramadım. Hiçbir şey…“
Bilincim kapandı.
***
Bi süre sonra boğuk sesler duymaya başladım… Sanki suyun altındaymışım gibi. Ve rahatsız edici bi ışık. Gözlerimi zorla araladım. Her şey bulanık. Karşımda devasa bi kadın yüzü duruyodu. Göğüsleri kafam kadardı.
“Göğüs mü… cennet mi lan burası?“
Elimi uzatayım dedim… ama bi terslik vardı, elim bebek eliydi. Minicik, pembe, buruşuk.
“He?“
Köşedeki hizmetçi kadın telaşla yaklaştı: “Naya-sama! Lütfen sakin olun!“
Annem (Naya) panikle, sesi titreyerek bağırdı: “Iwata! IWATA NERDESİN? Çabuk ebeyi çağırın, biri koşsun!“
Ebe ter içinde cevap verdi: “Bazen gecikir ama bu çocuk… gözlerini bile tam açamıyo Naya-sama!“
İçimden küfrettim. Yoksa... Sanırım düşündüğüm şey oldu... Reenkarnasyon. Ama ses çıkarmam lazım, yoksa ’lanetli çocuk’ diye gömerler kesin.
Ciğerlerimi doldurdum ve var gücümle bastım çığlığı:
“INGYAAAAAAAAAAAAAAAA!!!“
Odadaki herkes bi an dondu, sonra derin bi oh çekti. Hizmetçi kadın gözyaşlarıyla güldü: “Ağladı! Tanrıya şükür, turp gibi bi oğlunuz oldu Naya-sama!“
Annem beni göğsüne bastırdı. “Hoş geldin… benim güzel oğlum.“
Babam Iwata odaya daldı, nefes nefese: “Naya?! Çocuk iyi mi?!“
Yanıma yaklaştı, iri parmağıyla alnıma dokundu. Bir an duraksadı, yüzünde hafif bir şaşkın ifade oluştu. Gözleri büyüdü, nutku tutmuş gibiydi. Sanki karısında bi canavar görmüş gibi bi ifade vardı yüzünde. “Naya... bu... Hayır. Dahası erken olabilir, belki yanlış hissettim.“
Annem telaşla sordu: “Ne oldu Iwata? Bir şey mi var?“
Babam hızla kendini topladı. “Yok, yok… Hiçbir şey. Sadece… çok güçlü bi enerji hissettim sanki. Ama belki de yorgunluktan. Boş ver.“
Ebe gülerek: “Çok şükür Iwata-sama. Bir oğlunuz daha oldu.“
İçimden sırıttım. Güzel. New Game başladı. Bu sefer o marketteki ezik çocuk yok. Başrol benim.
Adım artık Sho Akiyama. Ve bu dünyada kimse beni bi daha arka plana itemez.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.