6 yaşındayım. Akiyama malikânesinin geniş bahçesinde, sabahın köründe tahta kılıçla tek başıma çalışıyorum. Hava buz gibi, nefesim buhar oluyo ama durmuyorum. Çünkü durursam aklım yine o zamana gidiyo: Geçen yıl yapılan Taigen Mührü Törenine.
---
O gün büyük salon tıklım tıklımdı. Sadece bizim aile değil, civardaki diğer soylular, babamın müttefikleri ve onların şımarık çocukları da gelmişti. Salonun ortasında sadece mühür kağıtları duruyodu.
Bu dünyada güç, renklerle belli oluyo. Sıralama basit: **Yeşil < Mavi < Mor < Turuncu < Kırmızı < Sarı**. Herkes genelde Yeşil olarak başlar. Mavi, yetenekli demek. Mor ve üstü ise daha nadir ve güçlü. Sarı ise efsane statüsünde.
Tören başlamadan önce babam gelen misafirleri selamlamamı söyledi. Salondaki çocukların yanına giderek selam veriyordum. Yanıma civar lordlardan birinin oğlu geldi; dombili Kaito. Elinde şekerli bi çörek vardı.
“Şşşt! Hey, ezik!“
Arkamdan gelen o iğrenç şapırdatma sesiyle duraksadım. Kaito, ağzındaki çöreği çiğnerken yüzüme doğru eğildi.
“Sen Akiyama ailesinin en küçüğüsün değil mi? Duydum ki... engelin varmış.“
Ağzının kenarındaki şeker kırıntılarını silip sırıttı.
Cevap vermedim. Yüzüne bile bakmadan, sadece hafifçe eğildim. “Hoş geldiniz,“ diyerek uzaklaştım.
“Görürüz şimdi küçük velet,“ dedim içimden.
---
---
Babam, salonun ortasındaki kürsüye çıktı. Sesi gür ve tok bir şekilde yankılandı:
“Değerli misafirler! Akiyama ailesinin bu gururlu gününe hoş geldiniz. Bugün, çocuklarımızın kaderinin belirlendiği, geleceğimizin parlayacağı gün olacak. Fazla söze gerek yok. Kan, kendini sahnede belli eder.“
Alkışlar koptu. Babam elini kaldırdı ve testi başlattı.
Önce abim **Shibuya**. 16 yaşında, uzun boylu, herkesin göz bebeği. Beyaz kâğıda avucunu koydu. Kâğıt anında **Mavi alev** aldı. Alevler o kadar güçlüydü ki tavandaki avize titredi.
Salonda bi uğultu koptu.
“Alevleri gördünüz mü? Ne güç ama... Hele ki bu yaşta!“
“Akiyama ailesinin geleceği parlak!“
Babam gururla gülümsüyodu, göğsü kabarmıştı.
---
Sonra **Rie ablam**. 13 yaşında. Kâğıda dokundu. Kâğıt nazikçe parladı ve **Yeşil renge** büründü.
Babam başını salladı. “İyi, en azından temeli sağlam,“ dedi.
---
Sıra bana geldi.
Annem, babam, kardeşlerim, Kaito ve diğer soylu veletler kıkırdaşarak bana bakıyodu. Minik ellerim titriyodu.
*Hadi oğlum, en azından Yeşil yak, şunları sustur.*
Avucumu bastırdığım an parmak uçlarımın ısınmasını bekledim. Bir karıncalanma, minik bir kıvılcım... Herhangi bir şey.
Ama nafile.
Kâğıt, avucumun altında sadece buruşuk, beyaz bir kâğıt parçası olarak durmaya devam etti. Hiçbir tepki, hiçbir hayat belirtisi yoktu.
Sessizlik.
Ölüm sessizliği.
Az önceki uğultu bıçak gibi kesildi. Kaito’nun kahkahası duyuldu. “Demiştim ben!“
Babamın yüzündeki gülümseme dondu.
Babamın küçük kardeşi Dai amca öne atıldı. Yüzünde sonucu kabullenemeyen, telaşlı bir ifade vardı.
“Bekleyin! Belki çocuk heyecanlandı, manasını odaklayamadı! Ya da kâğıt... belki de bu kâğıt bozuktur? Bazen mühürler özelliğini yitirir!“
İkinci kâğıt. Aynı.
Üçüncü kâğıt. Hâlâ hiçbir şey yok.
Babam şaşırmıştı ama zoraki gülümsedi, omzuma dokundu:
“Sorun değil Sho. Taigen yoksa kılıç vardır. Akiyama’lar kılıçla da yükselir.“
---
O gün odama kapanıp yatağa gömüldüm. Yastığı ısırarak bağırdım:
“Ulan… Yine mi ezik paketi çektim? Reenkarnasyon dedik, sistem nerde, yetenek paneli nerde? Tanrı senin yapacağın işe sokayım!“
---
O günden beri her sabah kılıç çalışıyorum. Miku abla bana gizlice kılıç öğretiyor.
Miku 19 yaşında, uzun siyah saçlı, buz gibi soğuk bakışlara sahip bi kadın. İlk gördüğümde “hizmetçi“ diye düşünmüştüm ama ilk antrenmanımızda tahta kılıcımı tek hareketle ellerimden fırlattı.
Yine yerle öpüştüğüm, pestilimin çıktığı bir antrenman sonrasıydı. Sırtüstü uzanmış, nefes nefese tavana bakarken sordum:
“Miku... Sen gerçekten sadece hizmetçi misin?“
Duraksadı. Elindeki havluyla alnımı silerken gözlerini kaçırdı. “Neden sordunuz Sho-sama?“
“Çünkü...“ Doğrulup ona baktım. “Sıradan bir hizmetçi bu kadar güçlü olamaz. Lütfen Miku... Merak ediyorum.“
Derin bir nefes verdi. Sanki anlatıp anlatmamak arasında gidip geliyordu. Sonunda pes etmiş gibi gülümsedi.
“Eskiden... kraliyet ordusunda şövalye eğitmeniydim. Hatta baban Iwata ile rekabet ederdik.“
“Ne? Babamla mı?“
“Evet.“ Gözleri uzaklara daldı. “Beş yıl önce, şehir merkezinde Yarı-İnsan Krallığının suikastçileri beni köşeye sıkıştırdılar. Ölecektim. Ama baban... tek kılıç vuruşuyla hepsini temizledi. O günden beri ona borcum var. Akiyama ailesine hizmet etmek, o borcu ödemenin tek yolu.“
“Yani babam seni kurtardı...“
“Evet. Ve şimdi seni güçlü yaparak o borcu ödüyorum. Taigen’in yok Sho. Ama kılıçta... sen dahi olabilirsin.“
O günden sonra her sabah daha sert çalıştım.
---
Bi de şu var: Kanatma.
İlk kanatma testten üç ay sonraydı. Gece yarısı, beynimin içinde basınçlı bir uğultuyla aniden uyandım. Yastığım sırılsıklamdı. Burnumdan süzülen o sıcak, metalik sıvıyı hissettim. Hiçbir neden yoktu. Darbe yok, rüya yok. Sadece derinlerden gelen o zonklama ve akan kan vardı.
Miku sabah odaya girdi, yastıktaki kanı gördü. Fısıldadı: “Sho-sama… Yine mi kanadı?“
Ben kafamı salladım: “Evet Miku, neden olduğunu bilmiyom.“
Miku mendille sildi, gözleri endişeli: “Bi doktora söyleyelim mi? Bu normal değil.“
“Yok bi şey, önemli bi şey olduğunu düşünmüyorum,“ diye geçiştirdim.
Ama içimden biliyodum: Normal değil. Dışarıdan herkes beni “Büyüsüz Küçük Ezik“ sanıyo. Ama içimde karanlık bi şey büyüyo. Ve hislerime güveniyosam... Patladığında ortalık çok fena karışıcak.
---
**İki yıl sonra...**
8 yaşındayım. Gece yarısı, yorganın altında el feneriyle eski parşömenleri okuyorum. Taigen hakkında. Bi sik anlamıyorum ama okumaya devam ediyorum.
“Hadi Sho, bi tane formül olsun... Bi ipucu...“ diye mırıldanıyorum.
Abim Shibuya ise soğukkanlıydı. Pencereden gelen rüzgarı fark etmişti. Gözleri kısıldı, avucunda hafif mavi bir alev oluşturarak pencereye doğru yürüdü.
“Burası açık kalmış...“ dedi sessizce.
Sonra gözü yere, masanın altına takıldı. Orada parlayan bir şey vardı.
Eğildi, uzanmak istedi—
**“SHIBUYA DUR! SAKIN DOKUNMA!“**
Babamın sesi öyle yüksek gürledi ki Shibuya elini son anda geri çekti ve irkilerek geriye sıçradı.
Babam yavaşça kitaba yaklaşıyo. Gözlerinde tanıdık bi ifade var. **Tanıma**.
Kılıcının kabzasıyla kitabı dışarı itiyo. Kitap kayarak ortaya çıkıyo.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.