Bir hafta boyunca her sabah aynı şekilde uyanıyordum: Başımda zonklayan ağrı, sanki kafatasımın içinde birisi tokmakla vuruyor gibiydi. İlk gün “geçer“ demiştim. İkinci gün “normal“ diye kendimi kand
ırmıştım. Ama artık yedinci gün ve hâlâ her sabah bu acıyla gözümü açıyorum.
- Ahhh… Yine şu lanet ağrı.
Yastığa gömülüp kendi kendime konuştum.
- Bir hafta oldu ama hâlâ her gün ağrıyor. Nasıl vurduysa artık…
Kafamı kaldırıp tavana baktım. Güneş ışığı perdenin arasından sızıyor, kuşlar cıvıldıyor, sanki dünya mutlu bir yer gibi davranıyordu. Ama ben? Ben burada her sabah kafamın içindeki davullarla uyanıyorum.
İçimden geçirdim: “Belki bu iblisle yaşamanın faturası budur. Her gün birazcık acı çek, karşılığında… belirsiz bir güce sahip ol. Harika pazarlık olurdu aynı oyunlardaki gibi.“
Kendimi yataktan kaldırmak için kollarıma güç verdim—
Tık tık tık.
Kapı vurma sesi.
- Gir. Dedim.
Sesim biraz boğuktu.
Kapı yavaşça aralandı. İçeri giren, babamın kahyası Yashida Hatsu’ydu. Orta yaşlı, düzgün postürlü bir adam. Her zaman temiz giyinir, saçları geriye taranmış, yüzünde o garip tebessüm…
- Günaydın herkese. Kusura bakmayın, sanırım dün biraz yorulmuşum.
Babam elini salladı.
- Önemli değil Sho. Geç otur.
Önüme bir tabak kondu. Peynir, ekmek, biraz et… Basit ama doyurucu bir kahvaltı.
Sessizce yemeye başladık. Ablam Rie arada bana hafif bakıyordu, sonra hızla gözlerini kaçırıyordu. Annem ise endişeli bir ifadeyle bana bakıp duruyordu.
Kahvaltının sonuna doğru babam boğazını temizledi.
- Eee Sho, bugün bir işin var mı?
Babama döndüm.
- Hayır, sadece günlük rutinler baba. Miku ile antrenman yapıcam, sonra belki şehre inerim
Babam başını salladı. Sonra masaya yaslanarak devam etti:
- O zaman bugün abinle beraber seni bir yere göndermek istiyorum.
Durdum.
- Lyndara’ya.
Kafam hızla döndü. Gözlerim büyüdü.
- Lyndara mı? Elf ülkesine mi?
- Evet. Babam ciddi bir ifadeyle devam etti. Orada bazı tanıdıklarım var. Büyülü kılıçlar sipariş etmiştim. Onları alıp gelmenizi istiyorum. Tabii gitmek istemezsen soru—
Elimi masaya vurdum.
- Tabii ki olur!
Herkes bana döndü. Annem irkilerek baktı. Ablam Rie gözlerini kocaman açtı. Shibuya bir kaş kaldırdı.
Utanarak geriye çekildim.
- Özür dilerim.
Ellerimi kucağıma koydum, sakinleşmeye çalıştım.
- Benim için sorun yok. Bir gün ara versek sorun olmaz sanırım.
Babam hafif gülümsedi.
- Bu kadar heyecanlanacağını bilmiyordum. Tamam o zaman. Kahvaltıdan sonra hazırlıkları başlatacağım. Direkt çıkarsınız.
İçimden bağırmak istedim: “Heyecanlanmak mı? Saçmalama amk! O güzel uzun sivri kulakları görmek için her şeyi yaparım! Ağğğhhh harika! Sanırım bu dünyaya fazla alışıyorum…“
Ama dışarıdan sadece başımı salladım.
- Anladım baba. Hazır olurum.
***
Kahvaltıdan sonra bahçeye çıktım. Miku orada, tek başına kılıç çalışıyordu. Hareketleri akıcıydı, sanki dans ediyormuş gibiydi.
- Miku.
Durdu, bana döndü. Ter damlacıkları alnından süzülüyordu.
- Sho-sama.
- Bugün antrenman yapamayacağız. Lyndara’ya gidiyorum. Antreman için özür dilerim, sonra yapabilir miyiz?
Miku kılıcını indirdi, kınına soktu.
- Sorun değil Sho-sama. Siz öyle diyorsanız tabii ki.
- Teşekkürler Miku. Ben de hazırlık yapayım o zaman. Görüşürüz.
***
Araba hazırlanırken kılıcımı almak için odama döndüm.
Kılıcımı almak için dolaba yöneldim.
Yok.
Masanın üstüne baktım.
Yok.
- Nereye koydum ben bu kılıcı? Zaten bit kadar bişey, nasıl bulcam şimdi?
Odayı didik didik etmeye başladım. Sandalyenin arkası, kitaplığın yanı, perdenin arkası… Hiçbir yerde yok.
Sonra aklıma geldi.
- Yatağın altı! Kesin oradadır. Bakmadığım sadece orası kaldı.
Yere çömeldim, eğilip yatağın altına baktım. Karanlıkta, tahta kılıcın sapı parlıyordu.
- İşte orada!
Uzandım. Parmak uçlarım değdi… ama kavrayamadım.
- Elim yetişmiyor amk…
Biraz daha uzandım. Omzum yatağın kenarına çarptı.
- Azıcık daha uzanabilsem…
Tam o sırada—
Tık tık.
Kapı çaldı.
- Gir! Diye bağırdım.
Hâlâ yere yatmış vaziyette.
Kapı açıldı. Ayak sesleri.
- Sho-sama… Neredesiniz?
Miku’nun sesi.
Başımı kaldırıp baktım. Miku kapının eşiğinde durmuş, şaşkın bir ifadeyle bana bakıyordu.
- Ah, pardon. Buradayım.
Ayağa kalktım, gülerek üstümdeki tozu silkeledim.
- Noldu Miku?
Miku duraksadı. Ellerini önünde birleştirdi.
- Şey… Diyecektim de…
Susdu.
- Acaba… ben de sizinle beraber gelebilir miyim?
Kaşlarım kalktı.
- İstersen gelebilirsin ama baba—
Lafımı kesti.
- Babanızdan izin aldım Sho-sama.
Gülümsedim.
- O zaman benim için sorun yok. Beraber gidelim.
Yüzü hafifen gevşedi. Nadir gördüğüm o hafif gülümseme dudaklarında belirdi.
- Teşekkür ederim Sho-sama.
Bir an sessizlik oldu. Sonra hafif sırıtarak dedim:
- Şey…
Miku merakla baktı.
- Yatağın altından kılıcımı alabilir misin? Uzanamıyorum da.
Miku’nun dudakları kıvrıldı. İlk kez onu bu kadar rahat gülümserken gördüm.
- Ahh… Tabii ki.
***
Bahçede büyük bir araba bekliyordu. Dört atlı. Şoför önde oturmuş, hazırdı. Shibuya zaten arabada oturuyordu.
Abim arabanın penceresinden bana baktı.
- Hadi Sho, geç kalma.
Arabaya bindim. İçerisi geniş ve rahattı. Karşımda Shibuya, yanımda Miku oturuyordu.
Araba hareket etmeye başladı.
***
İlk yarım saat sessizce geçti. Pencereden dışarıyı, geçen çayırları izliyordum. İlk kez malikâne den bu kadar uzaklaşıyordum. Her şey yeni geliyordu bana.
Shibuya kitap okuyordu. Miku sessizce oturuyordu, ellerini kucağında birleştirmişti.
Aradan bir süre geçtikten sonra Shibuya başını kaldırıp bana baktı.
- Sho.
- Evet abi?
- Bu kadar heyecanlı olmanın sebebi neydi?
Duraksadım. Ne diyeceğimi bilemedim. İçimden “elf kızları görmek istediğimi söylersem kesin sapık muamelesi görürüm... bunu istemiyorum açıkcası.“
- Yani… İlk kez uzak bir yere gidiyoruz. Heyecanlanmam normal değil mi?
Shibuya gülümsedi. Kitabını kapattı.
- Normal. Ama senin gözlerindeki parıltı farklı. Bir şey arıyorsun gibi.
Lanet olsun, ne kadar keskin.
Derin bir nefes aldım.
- Kitaplarda okudum. Dedim. Elfler büyü konusunda çok iyiymiş. Lyndara’da büyük kütüphaneler varmış. Merak ediyorum sadece.
Shibuya başını salladı.
- Öyleler. Büyüde dünyanın en iyileri. Ama sadece bu değil.
Kollarını kavuşturdu, ciddileşti.
- Kılıç konusunda da inanılmaz savaşçıları var. Onlardan birini kızdırmak istemezsin, gerçekten Sho. Çok acımasız oluyorlarmış duyduğuma göre.
Kaşlarım kalktı.
- Anladım abi. Dikkat ederim.
İçimden geçirdim: “Ne kadar acımasız olabilir ki? Umrumda değil. Sadece o sivri kulakları görmek istiyorum.“
***
Araba aniden durdu.
İçimden “Noldu? Niye durduk?“ diye söylendim.
Şoför, aradaki camı açtı. Sesi telaşlıydı.
- Efendi Shibuya! Bir sorun var. Bir grup haydut yolumuzu kesti!
Shibuya kitabı kapattı. Gözleri keskinleşti.
- Kaç kişiler?
- En az on-on iki kişi, efendim.
İçimden geçirdim: “Ahh tabii. Bu dünyada haydutlar da var. Klasik okuduğum mangalardaki gibi. Yağmacı haydutlar. Hepsi gerçekten işe yaramaz piçlerden başka bir şey değillerdi. Sinir bozucu.“
Shibuya pencereden dışarı baktı. Gözleri kısıldı.
- Miku, Sho’yu koru.
Miku başını eğdi.
- Emredersiniz, Shibuya-sama.
Abim kapıyı açtı ve dışarı çıktı.
Pencereden dışarıyı izlemeye başladım.
Yol kenarında, kirli paltolu, kılıçlı bir grup adam duruyordu. Muhafızlarımız arabanın önünde saf tutmuş, bekliyordu. Gerginlik havada hissediliyordu.
Ortadaki, göbekli, sakallı biri öne çıktı. Diğerlerinden farklıydı. Daha temiz, daha tehlikeli görünüyordu. Elinde düzgün bir kılıç vardı.
Shibuya yürüyerek ona doğru ilerledi. Konvoyun muhafızları yolu açtı.
- Hemen yolu açın. Bir sorun çıkmasını istemezsiniz.
Shibuya’nın sesi soğuk ve kesindi.
Haydut lideri sırıttı.
- Hadi ama küçük velet! Burda kime emir verdiğini sanıyosun? Bak bakalım, karşında uşağın mı duruyor?
Etrafındaki haydutlar kahkahaya boğuldu.
Lider tekrar konuştu, gözleri arabanın içine bakarak:
- Ödemeyi nasıl istersiniz? Parayla mı... Kadınlarla mı... Yoksa... her ikisiyle de mi?
Haydutlar yine güldü.
Shibuya’nın yüzü karardı. Fark ettim. Abim sinirlenmişti.
- Abim güçlü. Ama o haydut lideri... Garip. Diğerleri gibi değil. Sanki... abimle aynı seviyede gibi bir his var içimde.
- Ah evet Sho-sama, diğerlerine göre daha güçlü. Sonuçta liderleri.
Shibuya elini kaldırdı. Avucunda mavi alevler belirdi.
- Yolu açın. Yoksa burada birkaç fare temizlemek zorunda kalıcam.
Haydut lideri sırıtışını kaybetti. Gözlerini kıstı, Shibuya’ya keskin bir bakış fırlattı.
- Piç kurusu!
Kılıcını çekti ve Shibuya’ya saldırdı!
Ve ortalık karışmaya başladı.
***
Pencereden izliyordum. Shibuya ve haydut lid eri çarpışıyordu. Mavi alevler, kılıç sesleri... Muhafızlar diğer haydutlarla boğuşuyordu.
Miku de arabada oturuyordu, gergin bir şekilde dışarı bakıyordu.
- Miku-san. Seslendiği duyuldu. Shibuya’nındı.
Miku pencereyi açtı.
- Evet Shibuya-sama?
- Yardım lazım! Muhafızlar zorlanıyor!
Miku hemen ayağa kalktı. Bana döndü.
- Sho-sama, burada kalın. Lütfen arabadan çıkmayın.
- Tamam. Dikkatli ol.
Miku kapıyı açıp dışarı fırladı. Kılıcını çekti ve muhafızlara doğru koştu.
Ben yalnız kalmıştım.
Kendi kendime konuşmaya başladım: “Tek başıma... Hiçbir şey yapamadan bekliyorum. Acınası haldeyim... Keşke daha güçlü doğsaymışım.“
Kendi kendime konuşurken bir şey hissettim.
Garip bir his.
Sağ tarafımdan geliyordu.
Camdan dışarı baktım. Ormanın içinde... bir parıltı vardı. Mavi, mor karışık bir renk. Parlayıp sönüyordu.
Kulaklarım çınladı. Sanki birisi kulağımın dibinde fısıldıyormuş gibi. Ama ses yoktu. Sadece o rahatsız edici çınlama.
- Ahh siktimin sesi...
Ama merakım arttı. O ışık... ne?
Elim kapı koluna gitti.
- Sadece... bir bakacağım...
Kapıyı yavaşça açtım. Miku dikkatini savaşa vermişti. Fark etmedi.
Sessizce arabadan indim. Etrafı kontrol ettim. Savaş arabanın ön tarafındaydı. Burda kimse yoktu.
- Ohh şükür, en azından bu tarafta haydut yok.
Eğilerek ormanın içine doğru yürümeye başladım.
İlerledikçe baskı artıyordu. Ama aynı zamanda... merak da artıyordu.
Daha da yaklaştım.
Ve gördüm.
Bir taş.
Dikdörtgen, kare şeklinde. Orta uzunlukta. Üstünde garip semboller vardı. Ve ortasında... küçük bir sake kabı duruyordu. İçinde su vardı.
Taşa yaklaştım. Semboller parlıyordu. Hiç böyle bir şey görmemiştim.
- Bu... ne?
Sembollere baktım. Her tarafında vardı. Cebimden bir kağıt çıkardım. Kalem aldım.
- Bunu çizmeliyim, önemli bişeye benziyo. Belki... kitaplarda bir şeyler bulabilirim.
Sembolleri dikkatlice kağıda çizdim. Her birini. Sonra sake kabına baktım. İçindeki su... garip bir şekilde duruyordu. Sanki donmuş gibiydi.
Çizimi bitirdim. Kağıdı cebime koydum.
Geriye döndüm. Arabaya doğru yürümeye başladım.
***
Arabaya yaklaştığımda gördüm.
Arabanın kapısının önünde biri duruyordu. Sırtı bana dönüktü.
- Hey!
Sesimi duyunca durdu.
Yavaşça döndü.
Haydutlardan biriydi.
“Hassiktir...“ İçimden geçirdim.
Haydut bana baktı. Parmağını dudağına götürdü. “Sessiz ol“ işareti yaptı.
Gülümseyerek bana doğru yürümeye başladı.
- Küçük para torbası... Seni patrona götürecem. Sakın çığlık atma, yoksa canın yanabilir.
Yüzünde iğrenç bir sırıtış vardı. Elinde bir ip vardı.
Kılıcımı çektim. Ellerim titriyordu.
Haydut baktı. Sonra kahkaha attı.
- O da ne öyle? Oyuncak mı? Hahahah!
Korkudan sesim kısıldı. Sessizce:
- Shibuya...
Gözlerimi kapattım.
Ve o anda—
İnce bir kılıç sesi.
Gözlerimi açtım.
Haydut önümde donmuş halde duruyordu. Gözleri dehşetle büyümüştü.
Sonra... kafası...
Yavaşça...
Kaydı.
Yere düştü.
Vücudu çöktü.
Arkasında Miku duruyordu. Kılıcında kan vardı.
- Sho-sama...
Ama ben duymadım.
Sesler boğuklaştı.
Sadece gördüm.
İçimden: “Bu... Bu hiç oyuna benzemiyor...“
“Adamın kafası... Kaymak gibi kaydı lan...“
“İğrenç... Korkunç... bu oyun değil...“
Midem bulandı. Gözlerimi kapattım ama o görüntü kaybolmadı. Hâlâ oradaydı. Adamın gözleri... Son bakışı...
“Kusucam sanırım...“
Ama o sırada Miku konuşmaya başladı:
- Sho-sama! Arabadan neden çıktınız?! Bu insanlar tehlikeli! Ya gelmeseydim—
Tam kusacak ken o da susdu.
- Sho-sama... İyi misiniz?
Ben artık dayanamadım.
Eğildim.
Ve kustum.
***
10 dakika geçmişti.
Arabadaydık. Yola devam ediyorduk.
Shibuya yanımda oturuyordu. Endişeli bakıyordu.
- Sho... İyi misin?
Cevap veremedim.
Miku karşımda oturuyordu. Sessizdi.
- Arabadan neden çıktın? Diye sordu Shibuya.
- Sonra konuşsak olur mu? Şu an... sadece uyumak istiyorum.
Shibuya başını salladı.
- Tamam. Dinlen.
Başımı cama yasladım. Gözlerimi kapattım.
Ama o görüntü... hâlâ oradaydı.
***
Bir gün geçmişti.
Gözlerimi açtığımda akşam olmuştu. Araba hâlâ ilerliyordu.
Pencereden dışarı baktım.
Ve gördüm.
Lyndara.
Beyaz taştan yapılmış binalar. Işıldayan camlar. Uzun, zarif kuleler. Ve en önemlisi... elfler. Uzun kulaklı, zarif yürüyüşlü elfler.
İçimden: “Çok güzel gözüküyo... Muhteşem...“
Şehir yaklaşıyordu.
Ve ben... yeni bir dünyaya adım atmak üzereydim.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.