Gözlerimi açtığımda yine o tanıdık tavanla karşılaştım. Başımda zonklayan bir ağrı vardı, sanki beynimin içinde bir davul çalıyordu.
Doğrulmak için yatağa abandım. Kollarımı zorladım, sırtımı dikleştirdim ve—
- Aghhh!
- Hasiktir! Bu ne lan? Beynimin içinde inşaat mı var amına koyim?
Elimi başıma götüremeden o sesi duydum. Kulağımla değil, zihnimin en karanlık köşesiyle duydum.
*...Kih... Kih... Kih...*
Soğuk, metalik bir kıkırdama.
Hızla etrafıma bakındım. Odamda kimse var mıydı?
- Kim var orada?
Diye fısıldadım, sesim titreyerek.
- O ses de neydi lan? Kafayı mı yiyorum yoksa... Odada başka biri mi var?
Bu ani hareketim ve fısıltım, yanımdaki sandalyede sızmış olan Miku’yu uyandırdı. Hızla başını kaldırdı. Yüzü yorgunluktan çökmüştü, gözleri endişeyle doluydu.
- Sho-sama?! İyi misiniz?
Yanıma eğildi, alnımdaki teri silmek istedi. Eli hafiftçe titriyordu.
- Lütfen... Lütfen geriye uzanın. Kendinizi zorlamayın.
Tekrar yalnız kaldım sandım ama kapı kapanmamıştı.
Kapı eşiğinde uzun bir silüet belirdi. Sakin, sessiz adımlarla içeri girdi.
Abim, Shibuya.
Yatağın kenarına kadar geldi. O her zamanki mesafeli, “dahi büyücü“ havası yoktu. Omuzları düşmüş, gözlerinin altı morarmıştı.
- Sho...
Sesi kısıktı.
- Biraz daha iyi misin?
Yatağın kenarına, Miku’nun boşalttığı sandalyeye çöker gibi oturdu. Gözleri yüzümde geziniyordu ama sanki... gözlerimin içine bakmaktan çekiniyor gibiydi.
- İyiyim... Yani, sanırım iyiyim.
Yüzüme hafif, çarpık bir tebessüm yerleştirdim.
- Abi... Bizimkiler nerede? En son hatırladığım... Sanki birisi beni ateşe vermişti.
Shibuya bakışlarını kaçırdı. Yerdeki halı desenine odaklandı. Bir şeyi biliyordu. Dudaklarını ısırdı, söylemekle susmak arasında gitti geldi.
Sonra derin bir nefes verdi ve omuzlarını dikleştirdi. Bana döndü. O zoraki gülümsemeyi yüzüne yerleştirdi.
- Boşver şimdi bunları ufaklık. İyisin ya... Gerisi önemli değil.
Elini saçlarıma attı, hafifçe karıştırdı. Eli titriyor muydu? Yoksa ben mi öyle hissettim?
- Herkesi korkuttun.
Dedi fısıldayarak. Sonra ayağa kalktı. Eski “cool abi“ maskesini geri taktı.
- Neyse... Ben çıkayım da dinlen sen. Annemler gelmeden biraz güç topla.
Arkasına bakmadan odadan çıktı. Kapıyı yavaşça kapattı.
- Garip...
Dedim kendi kendime.
- Bu işte bir bit yeniği var ama dur bakalım...
Tam yastığımı düzeltecektim ki aniden göz kapaklarıma tonlarca ağırlık bindi.
- Noluyo lan? Bi’ anda uykum gelmeye başladı amk... Daha yeni uyanmadım mı oğlum ben? Niye uykum var?
Direnmeye çalıştım ama nafile. Bilincim bir şalter gibi indi.
***
Karanlık hızlıca dağıldı ve yerini... hiçliğe bıraktı.
- Nereye geldim lan bi’ anda? Bembeyaz her yer... Cennet mi burası?
Diye geçirdim içimden.
Ve ortada basit, ahşap bir masa. İki sandalye.
Biri dolu.
Orada oturan kadın, elindeki fincanı tabağına bıraktı.
“Çınnn.“
Siyah, zarif bir elbise giymişti. Bu bembeyaz boşluğun ortasında bir mürekkep damlası gibi duruyordu.
- O kim be?
Diye düşündüm.
- Tanıdık biri mi acaba?
Ağzımdan istemsizce bir fısıltı döküldü:
- Oha... Ne güzel bir kadı...
Sözümü bitiremeden konuştu.
- Kafandaki o cızırtıdan sonra sessizlik iyi geldi, değil mi?
Kafasını çevirip bana baktı. Gözleri... Altın sarısıydı. İçine çeken, derin bir sarı.
Dondum kaldım.
- Sen... Kimsin?
Hafifçe gülümsedi. Sandalyesine yaslandı.
- Bana **Aurelia** diyebilirsin. Teknik olarak... **yeni sahibin** sayılırım.
Eliyle boş sandalyeyi işaret etti.
- Otursana. Ayakta dikilme öyle.
Tereddütle oturdum.
- Sahibim mi? Ne demek bu tam olarak?
Aurelia bana uzun uzun baktı.
- Sen bir **Aracı**sın Sho. O kitap... O sadece bir **anahtar**dı. Kilidi açan sendin. Ve içeriye... eh, bazı davetsiz misafirler doluştu.
Masanın altına, gölgeli bir noktaya baktı. Orada, zeminin altında karanlık bir şeyin kıpırdandığını hissettim.
- İçindeki o açlık hissi... O diğer misafir. Sadece yok etmeyi bilir. Ama şanslısın. Senin ruhun... Beklediğinden daha sağlam çıktı.
- Ruhum mu?
- Evet. İraden. Normal bir çocuk olsaydın, şu an çoktan delirmiştin. Ama sen direniyorsun.
Yutkundum.
- Peki ne yapacağım? O şey beni yiyecek mi?
- Eğer gevşersen, evet.
Dedi Aurelia.
- Onu tutuyorum. Ama sonsuza kadar değil. Kontrolü eline alman gerek.
- Nasıl?
Alnıma dokundu. Parmakları buz gibiydi.
- Uyan şimdi. Ve sakın ölme.
**ŞAK.**
***
Gözlerimi açtım.
Oda sessizdi.
Elimi yavaşça alnıma götürdüm. Aurelia’nın dokunduğu yer... Hâlâ buz gibiydi. Sanki orada görünmez bir parmak izi kalmış gibi zonkluyordu.
- Lan ben ne yaşıyorum?
Diye fısıldadım tavana bakarak.
- Rüya mıydı şimdi bu? Yoksa kafayı komple sıyırdım mı?
Doğrulup derin bir nefes aldım. O sırada kapı yavaşça aralandı.
- Sho?
Babam Iwata, arkasında Annem, Miku ve kardeşlerimle içeri girdi. Miku’nun haber vermesiyle hepsi kapıda beklemiş olmalıydı.
Babam yatağın kenarına yaklaşıp sandalyeyi çekti ve oturdu. Yüzü yorgun ama şefkatliydi.
- Kendine geldin mi? Biraz daha iyi misin?
Başımı salladım.
- İyiyim baba. Sadece... biraz yorgun.
Babamın yüzündeki şefkatli ifade yavaşça ciddiyete dönüştü. Omuzlarını dikleştirdi.
- Sho...
Dedi, sesi biraz daha ağırlaşarak.
- Seninle konuşmamız gereken şeyler var.
Ablam Rie annemin eteğine yapışmış, korkuyla bana bakıyordu. Ortamdaki hava bir anda değişmişti.
- Beni dikkatli dinlemeni istiyorum.
Diye devam etti babam.
- Artık saklamanın bir manası yok. Olanları bilmelisin.
Ve anlattı. “Kadim Mühür“ denen o yasaklı kara tomarı. İblisleri. O kitapların nasıl yok edildiğini sanıp yanıldıklarını... Babamın bir zamanlar o lanete sahip arkadaşları kontrolü kaybettiklerinde, onları nasıl kendi elleriyle öldürmek zorunda kaldığını...
Babam sözünü bitirince bana baktı. Gözlerinde derin bir keder vardı.
- Seni korumak için her şeyi yapacağız oğlum. Ama...
- Ama bu benim savaşım.
Dedim.
Miku öne atıldı.
- Sho-sama! Böyle bir şeye... Kimse tek başına—
- Ben kendime güveniyorum Miku.
Dedim. Sesim beklediğimden daha güçlü çıktı.
Babam şaşkındı.
- İçimdeki şeyi hissediyorum baba.
Dedim, gözlerine bakarak.
- Ve onunla yaşamanın bir yolunu bulmak istiyorum.
Babamın gözlerindeki şaşkınlık yerini saygıya bıraktı. Sessizce başını salladı.
- Ama... Eğer... Ben kendimi kaybedersem... Beni de... Beni de aynı şekilde öldürecek misin?
Babam cevap vermedi. Sadece yutkundu. Gözlerindeki acı her şeyi anlatıyordu.
***
Herkes odadan çıktıktan sonra pencerenin önüne gittim.
Dışarıda gece çökmüştü.
Elimi kalbime götürdüm. Orada, derinlerde bir yerde o karanlığın uyuduğunu biliyordum. Babam “koruyacağız“ demişti ama bir gün o gücün kontrolünü kaybedersem... Beni durdurmak zorunda kalacaklarını biliyordum.
Buna izin veremezdim.
Kendi kaderimi başkasına bırakamazdım. Babama bile.
- Mühürleme...
Diye fısıldadım.
Babam devletlerin bu kitapları bildiğini söylemişti. Demek ki krallığın gizli arşivlerinde, bu varlıkları kontrol altına almanın veya mühürlemenin yolları, eski büyüleri olmalıydı.
Taigen’im olmayabilirdi. Ama aklım vardı.
O büyüyü bulacaktım. Nerede saklanırsa saklansın, o “İblis Mühürleme Büyüsü“nü bulup bu şeyi dizginleyecektim.
Yansımama baktım. Gözlerim bir anlığına karanlıkta parladı.
- Bekle beni.
Dedim sessizce.
- Seni tasmalamaya geliyorum.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.