Bölüm...
Drama, Fantasy, Historical, Romance

Bölüm 38

Yazar: Hanagasumi Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 7 dk Kelime: 1.678

Bırak beni!”
Talia hızla Gareth’ın kaval kemiğine tekme savurdu. Ama ağabeyi aynı numaraya ikinci kez düşecek kadar aptal değildi. Gareth saldırıdan çevikçe sıyrıldı, ardından kolunu zalimce bükerek yüzünün dibinde utanmazca kahkaha attı.
“İnanamıyorum… Kraliyet ailesinin baş belası küçük prensesi gerçekten o doğulu soyluya karşı hisler besliyor!”
Talia dehşet içinde gözlerini ona dikti. Sanki damarlarındaki bütün kan bir anda donmuştu. Hızla yüz ifadesini toparlamaya çalıştı.
“Saçmalama. Kim böyle bir şey—”
“Haklısın, gerçekten saçmalık. Senin gibi bir piçin Büyük Dük Siorcan’ın varisini istemeye cüret etmesi!”
Yıllardır nefret ettiği kız kardeşinin zayıf noktasını nihayet bulmuş olmanın verdiği keyifle Gareth’ın bütün bedeni sarsılarak güldü.
Talia’nın çenesini sertçe kavradı; alkol kokan ağır nefesi yüzüne vuruyordu.
“Demek kan gerçekten kendini belli ediyor, öyle mi? Sanırım o aşağılık fahişenin başka kadınların adamlarını çalma içgüdüsü bir nesilde kaybolmamış.”
Talia gözleri alev alev yanarak ona baktı. Gareth ise dudaklarını zalimce kıvırıp onu küçümseyerek itti.
“O aptal hayalden uyanman iyi olur. Varkas senin erişebileceğin biri değil—”
“Bir şeyi unutuyor gibisin, ağabey.”
Talia gözlerini kısmıştı; sesi yavaş ve keskin çıkıyordu.
“Damarlarımda yalnızca aşağılık bir fahişenin kanı akmıyor… Hamile karısını aldatıp genç bir kızla birlikte olan bir adamın kanı da akıyor.”
Veliaht Prens’in yüzündeki gülümseme bir anda silindi.
Talia, çarpılmış gibi buruşan yüzüne bakarak alaycı bir sesle devam etti:
“Şimdi düşününce… o şerefsizin kanı senin damarlarında da akıyor, değil mi?”
Kaslı bedeni gerilimle taş kesildi.
Talia durması gerektiğini biliyordu. Bir kelime daha etmenin tehlikeli olabileceğinin farkındaydı. Ama Gareth’ın bütün üstünlüğü elinde tutarak oradan ayrılmasına izin vermeyecekti.
Az önce onun yaptığı gibi dudaklarını küçümseyerek kıvırdı ve öne eğildi.
“Madem sırrımı öğrendin… belki ben de seninkilerden birini ortaya çıkarırım.”
Gareth’ın gözlerinde bir anlığına huzursuzluk titreşti.
Talia bunu görünce dudaklarını soğuk bir gülümseme kapladı. Yaklaşıp kulağına fısıldadı:
“Hizmetkârlar arasında sessizce dolaşan bir söylenti var… Veliaht Prens Hazretleri geceleri yalnızca koyu bal rengi saçlı ve deniz mavisi gözlü kadınları yatağına çağırıyormuş.”
Gareth’ın bronz tenli yüzündeki renk çekildi.
Talia onun kül kesilmiş ifadesine bakıp zalimce gülümsedi.
“Bir erkek olarak geçirdiğin ilk gecedeki kadının kim olduğunu bildiğimi sanıyorum. Tahmin etmemi ister misin?”
Gareth’ın bütün bedeni yıldırım çarpmış gibi sarsıldı.
Talia bir kelime daha ederse gerçekten öldürülebileceğini biliyordu. Ama her zamanki gibi kulağına fısıldayan şeytana kulak verdi.
“Bu kadar titremene gerek yok. Sonuçta ben iyi bir kız kardeşim. Sırrını saklarım… gerçi görünen o ki Veliaht Prens Hazretleri Majesteleri’nin kanını oldukça güçlü şekilde miras almış.”
Son kelime ağzından çıkar çıkmaz ağır bir darbe başını yana savurdu.
Talia yere yığıldı; yanan yanağını tutarken görüşü dönüyor, başı yıldırım çarpmış gibi zonkluyordu. Ayağa kalkmaya çalıştığı anda Gareth üzerine atıldı ve ellerini boğazına geçirdi.
Talia’nın gözleri büyüdü. Nefes alamıyordu.
Çaresizce çırpındı; tırnaklarıyla Gareth’ın kollarını çizdi, bütün gücüyle tekme attı. Ama zayıf düşmüş bedeni buna dayanacak hâlde değildi.
Karaya vurmuş bir balık gibi debelenen uzuvları kısa süre sonra güçsüzce gevşedi.
Tam o anda boğazını ezen baskı birden kayboldu.
Talia şiddetle nefes alıp öksürmeye başladı. Yaşlarla bulanmış gözlerinin arasından Varkas’ın Gareth’ın kolunu tuttuğunu gördü.
Yüzünde maske takmış bir adam kadar ifadesiz duran Varkas kısa bir an ona baktı, sonra gözlerini Gareth’a çevirdi.
Gareth hâlâ üvey kız kardeşine öldürecekmiş gibi bakıyordu; yüzü öfke ve aşağılanmayla çarpılmıştı.
Kurban rolü oynamaya çalışması Talia’nın neredeyse gülmesine neden oluyordu. Gerçekten de öksürüklerinin arasında zayıf bir kahkaha çıkardı.
Gareth’ın yüzü öfkeyle kıpkırmızı oldu.
“Lanet kaltak—!”
Ama yumruğu Talia’ya ulaşamadı.
Varkas, Gareth’ın kalın ve kaslı kolunu bir çocuğun bileğini tutar gibi kavradı. Ardından Talia’ya sert bir bakış attı.
İfadesi, ölümün eşiğine gelmişken bile ağabeyini kışkırtabilmesinden iğrendiğini açıkça gösteriyordu.
“Prenses Hazretleri’ni çadırına götürün.”
Solgun yüzle koşup gelen kraliyet muhafızına emrini böyle verdi.
Şövalye hemen Talia’ya destek olmak için yaklaştı ama Talia onu itip sendeleyerek ayağa kalktı.
Eteğindeki tozları hiçbir şey olmamış gibi sakince silkeledi.
Gareth öfkeyle Varkas’a bağırdı:
“Elini üzerimden çek hemen!”
“Yeter!”
Biraz ötede duran Ayla keskin bir sesle araya girdi.
Görünüşe göre küçük kardeşini ilk kez böyle vahşi görüyordu; yüzü tamamen bembeyaz kesilmişti.
“Ne yaptığını sanıyorsun sen? Sen bu imparatorluğun Veliaht Prensi’sin! Böyle rezilce davranmaya nasıl cüret edersin—!”
“Karışma!” diye kükredi Gareth; sesi bir insandan çok vahşi bir hayvanı andırıyordu.
Ayla şaşkınlıkla geri çekildi. Kendisine karşı hep uysal bir köpek yavrusu gibi davranan kardeşi şimdi dişlerini gösteriyordu.
Talia bunu izlerken küçümseyerek güldü.
“Ablam haklı. Bizim işlerimize karışma.”
Ayla’nın zümrüt yeşili gözleri soğuk bir öfkeyle Talia’ya çevrildi. Fakat bakışları Talia’nın şişmiş ve morarmış yüzüne düşünce olduğu yerde dondu.
Talia yaralı yanağına hafifçe dokunup eğri bir gülümseme takındı.
“Bir şey değil. Sadece küçük bir kardeş kavgası. Öyle değil mi ağabey?”
Gareth’ın dişlerini gıcırdatma sesi havayı doldurdu.
Şövalye yolunu kesmeye çalışsa da Talia ona rağmen bir adım ileri çıktı. Gareth’ın koyu yeşil gözlerine bakarak alaycı bir fısıltıyla konuştu:
“Sonuçta sırlarımızı paylaşacak kadar yakınız, değil mi?”
Gareth’ın yüzü patlayacakmış gibi kıpkırmızı kesildi.
Talia’yı parçalamak ister gibi görünüyordu ama sırrının ortaya çıkmasını göze alamadığı için sonunda dişlerinin arasından konuştu:
“…Elini çek üzerimden.”
Sessizce olanları izleyen Varkas tuttuğu kolu bıraktı. Gareth’ın bronz teninde koyu kırmızı izler belirgin şekilde kalmıştı.
Gareth kolunu ovuştururken hem Varkas’a hem Talia’ya saf nefretle baktı; ardından sertçe arkasını dönüp kampa doğru yürüdü.
Talia onun uzaklaşan sırtına istemsizce kıkırdadı—
Ta ki o keskin, buz gibi bakışı hissedene kadar.
Anında dikleşip dudaklarındaki alayı sildi.
Varkas ona bakıyordu; her zamanki gibi ifadesi okunmuyordu. Ama Talia o buz mavisi gözlerdeki öfkeyi ve tiksintiyi açıkça görebiliyordu.
Kolunu sertçe kavradı ve şövalyeye işaret etti.
“Birinci Prenses Hazretleri’ni çadırına götür.”
Ardından hâlâ donup kalmış Ayla’ya kısa bir baş selamı verdi ve Talia’yı ağaçların arasından, hücresine sürüklenen bir mahkûm gibi çekip götürmeye başladı.
Talia’nın yüzü öfkeden çarpıldı.
Kim ne derse desin, o imparatorluğun prensesiydi. Veliaht Prens’in sıradan bir hizmetkârının onu bir köpek gibi sürüklemeye hakkı yoktu.
Kolunu sertçe çekti.
“Sen ne cüretle bana dokunursun, terbiyesiz aptal! Derhâl bırak beni—!”
Tam o anda ayakları yerden kesildi.
Talia çığlık attı. Varkas onu bir çuval taşır gibi omzuna atmış, etraftaki şaşkın bakışları tamamen umursamadan çadırların arasından yürüyordu.
Yüzü utanç ve öfkeden kıpkırmızı olmuştu. Vahşi bir hayvan gibi çırpınıyor, yumruklarıyla Varkas’ın sırtına ve omuzlarına vuruyordu.
Ama ne kadar debelenirse debelensin, Varkas en ufak bir sarsıntı bile göstermedi.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi