Drama, Fantasy, Historical, Romance
Bölüm 61
Dedikoducular, yankısı henüz dinmeden söylentileri dört bir yana yaymaya koyulmuştu.
Birçok kişi İkinci Prenses’in böylesine talihsiz bir olay yaşamasının üzücü olduğunu kabul ediyor, fakat bunun suçunu Sir Sierkan’a yüklemenin mantıksız olduğunu savunuyordu.
Onlara göre mesele, en başından beri yalnızca İkinci Prenses’in kişisel muhafızının cezalandırılmasıyla kapanmalıydı.
Her şeyden önce, alınan bu karar Birinci Prenses’in konumunu tamamen hiçe sayıyordu.
Nişanları siyasi bir düzenlemenin sonucu olsa da ikisi çocukluklarından beri birbirlerini tanıyordu.
Resmî nişanları üç yıl önce ilan edilmişti ama gerçekte aralarındaki söz on yılı aşkın süredir devam ediyordu.
Bunca yıllık bir ilişkiyi böylesine aniden parçalamak… birçok kişi bu kararı açıkça eleştiriyordu.
Ve herkes, imparatorun bu mantıksız hükmünün ardında İmparatoriçe’nin güçlü etkisinin bulunduğundan emindi. Genç oğlunu tahta çıkarmak için durmaksızın entrikalar çevirdiği artık sarayda saklanmayan bir sırdı.
“Peki… Veliaht Prens Hazretleri ile Sierkan Hanesi arasındaki ilişki ne olacak?”
Kepçeyle tenceredeki karışımı karıştıran hizmetçi, İmparatoriçe’nin sarayından gönderilen şifacıya sordu.
Orta yaşlı büyücü kadın Marisen, ana saraya sık sık gidip geldiği için söylentilerin neredeyse tamamına hâkimdi.
Bir demet taze otu ince ince doğrarken duygusuz bir sesle cevap verdi:
“Şey… Eğer Lord Sierkan gerçekten Birinci Prenses’le nişanını bozup İkinci Prenses’le evlenirse, iki taraf arasındaki uzun yıllara dayanan ittifak fiilen sona ermiş demektir.”
“O zaman… Sierkan Hanesi İkinci Prens’i desteklemeye başlayabilir mi?”
Marisen şüpheli bir ifadeyle yüzünü buruşturdu.
“Lord Sierkan’ın mizacını düşünürsek, duruşunu öyle kolay kolay değiştireceğini sanmıyorum.”
“Neden ki? İkinci Prens Hazretleri, o serseri Veliaht Prens’den kat kat daha iyi.”
Hizmetçinin düşüncesizce ettiği sözler üzerine şifacı sert bir bakış fırlattı.
“Dilini tutmanda fayda var. Buraya girip çıkan çok insan olmayabilir ama sarayın duvarlarının bile kulağı vardır.”
Hizmetçi dudak büktü ama gözleri korkuyla etrafa kayıyordu. Belli ki kendi sözlerinden kendisi de ürkmüştü.
Bunu gören Marisen hafifçe burun kıvırıp yeniden doğramaya koyuldu.
Veliaht Prens’in Sierkan Hanesi’yle ilişkisi ne olurdu, doğrusu onu pek ilgilendirmiyordu.
Kendi güvenliği için dedikodulara kulak kabartsa da görevi dışındaki meselelere genelde önem vermezdi.
Marisen, büyük uğraşlarla elde ettiği nadir otları küçük bir tencereye koyup körüğü çekti.
Çok geçmeden mandragora özsuyu kaynamaya başladı; yoğun bitki kokusu mutfağın içine yayıldı.
Otlar yeterince demlenince kavanozu soğuması için pencerenin kenarına bıraktı.
Tam o sırada dışarıdan sert bir erkek sesi yankılandı:
“Kimse yok mu?!”
Odun yığınının başında ter döken hizmetçi irkilip başını kaldırdı.
“Bugün birilerinin gelmesi bekleniyor muydu?”
“Bana söylenen bir şey olmadı…”
Marisen pencereden uzanıp yan sarayın girişine baktı.
Yoğun çalıların ardından, üzerlerinde gösterişli cüppeler bulunan birkaç kişi seçiliyordu. İmparatoriçe’nin sarayından geldiklerine pek benzemiyorlardı.
İçine çöken huzursuzlukla kaşları çatıldı. Hızla hizmetçiyi arka kapıya doğru itti.
“Ben dışarı bakacağım. Sen İmparatoriçe’nin sarayına gidip muhafız çağır.”
Tüm yan sarayda yalnızca üç dört hizmetçi, İkinci Prenses’in sütannesi ve Marisen vardı.
İkinci Prenses insanlara karşı öylesine anormal bir tedirginlik duyuyordu ki burada doğru düzgün bir muhafız bile görevlendirilmemişti.
Eğer gelenlerin kötü niyeti varsa, onlara karşı koyabilecek güçleri yoktu.
Hizmetçi de bunun farkındaydı; başını sallayıp hızla mutfaktan çıktı.
Marisen, kız iyice uzaklaşana kadar bekledi, ardından koridoru geçip ön kapıyı açtı.
Kapının önünde askerî üniforma giymiş iki adam ve asilzade kıyafetleri içindeki üç kadın duruyordu.
Onlara temkinli bir bakış atan Marisen dikkatli bir sesle konuştu:
“Buraya hangi sebeple geldiniz?”
“Talia Roem Gyrta’yı görmeye geldik.”
Arkada duran kadın öne çıktı.
Yüzünü görür görmez Marisen keskin bir nefes çekti.
Karşısındaki kişi, imparatorlukta İmparatoriçe’den sonraki en yüksek mevkiye sahip kadındı.
Marisen hemen başını eğdi.
“Birinci Prenses Hazretleri’ni saygıyla selamlıyorum.”
“Bu kadar yeter. Beni o kızın yanına götür.”
Ayla Roem Gyrta’nın sesi derin bir yorgunluk taşıyordu.
Marisen başını kaldırıp tereddüt etti, sonra dikkatlice konuştu:
“Affınıza sığınırım, Prenses Hazretleri, fakat İkinci Prenses henüz tamamen iyileşmedi. Eğer başka bir gün gelirseniz…”
“Kendi öz kardeşime zarar vereceğimden mi korkuyorsun?”
Prensesin sesi bir anda buz gibi soğudu.
“Sadakatin takdire şayan ama karşında kimin durduğunu unutuyor gibisin. Ben ricada bulunmuyorum; emir veriyorum.”
“…”
“Anladıysan yolu göster.”
Yılan karşısında donup kalan bir fare gibi hisseden Marisen’in itaat etmekten başka çaresi yoktu.
Birinci Prenses, odalara doğru yürürlerken tek kelime etmedi.
Marisen ise yaklaşan her adımda içindeki huzursuzluğun büyüdüğünü hissederek durmadan arkasına bakıyordu.
Kokulu otları yakmasının üzerinden saatler geçmişti; İkinci Prenses’in şimdiye kadar uyanmış olması gerekiyordu.
Ama Marisen, böylesine kırılgan durumdaki hastasının bu ziyaretçiyi kaldırıp kaldıramayacağından endişe ediyordu.
“Siz burada kalın. İçeriye yalnız gireceğim.”
Koridorun sonunda Birinci Prenses maiyetini durdurup Marisen’e buyurgan bir bakış attı.
O sessiz baskı altında ezilen Marisen çekingen bir şekilde kapıyı tıklattı.
“Prenses Hazretleri, sizi görmek isteyen bir ziyaretçi var. İçeri girebilir miyiz?”
Cevap gelmedi.
Hâlâ uyuyor muydu?
Kısa bir tereddüdün ardından Marisen dikkatlice kapı kolunu çevirdi.
Odaya, ağır bitki kokularıyla çürümeye yüz tutmuş meyvelerin baygın tatlılığı karışmıştı.
Baş döndürücü koku yüzünden kaşlarını çatan Marisen, yatağın üzerine bir ceset gibi serilmiş Talia’yı görünce olduğu yerde dondu kaldı.
Panikle yanına koşup elini genç kızın burnunun altına götürdü.
Zayıf da olsa bir nefes hissedince rahatladı… ama gözleri Talia’nın bacaklarına kaydığı anda soluğu yeniden kesildi.
Eteği kalçalarına kadar sıyrılmıştı.
Yine bandajlarını söküp atmış olmalıydı; yara izlerini kendi tırnaklarıyla parçalamış, kızıl ve ham çizikler tenini kaplamıştı.
Uzun bir iç çeken Marisen, elini prensesin bacağına koyup basit bir iyileştirme büyüsü kullandı.
Tam o sırada zayıf bir el aniden uzanıp bileğini kavradı.
Marisen irkilerek başını çevirdi.
Ve sisle örtülmüş gibi bulanık duran bir çift mavi gözle karşılaştı.
Odaklanamayan gözbebekleri boşlukta amaçsızca dolaşıyor, deniz kadar derin irisleri en küçük harekette bile titriyordu.
Her gün içine çektiği dumanlar gibi… huzursuz edici, aklı bulandıran, bakışlarını üzerinden çekmeyi imkânsız kılan gözlerdi bunlar.
“…İçeri girmenize kim izin verdi?”
Talia’nın sesi ince, metalik ve çatlak bir hâlde döküldü dudaklarından.
Kendine gelen Marisen aceleyle battaniyeyi prensesin bacaklarının üzerine çekti.
“Affedersiniz, Prenses Hazretleri. Bir ziyaretçi sizi görmekte ısrar etti…”
Gözleriyle kapıyı işaret etti. Talia’nın bakışları anında oraya kaydı.
Marisen, narin bedenin bir anda gerildiğini hissetti.
Talia sendeleyerek doğruldu ve üvey kız kardeşine ihtiyat dolu bir bakış fırlattı.
“Böyle harap bir yere gelme zahmetine neden girdin?”
“Konuşmaya geldim.”
Birinci Prenses odaya girerken hasta kız kardeşinin solgun yüzünü sessizce inceledi, ardından Marisen’e döndü.
“Çık dışarı.”
Prensesin baskın otoritesi karşısında ezilen Marisen isteksizce geri çekildi.
Kapıyı kapatmadan hemen önce iki kız kardeşe son bir kez baktı.
En ufak darbede kırılacakmış gibi duran Talia Roem Gyrta…
Ve taşan bir canlılıkla ışıldayan Ayla Roem Gyrta.
Aralarındaki o keskin zıtlık, Marisen’in ağzında buruk bir tat bıraktı.
Gölgeli gözlerle Talia’ya kısa bir an daha baktı, sonra ağır bir iç çekişle kapıyı kapattı.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.