Bölüm 19
Şafak Ovaları, Kutsal Işık Krallığı’nın ihtişamını ve kibirli inancını taşıyan devasa bir denize ev sahipliği yapıyordu. Ufuk çizgisine kadar uzanan üç yüz bin kişilik kutsal haçlı ordusu, altın yaldızlı zırhları, gökyüzünü kaplayan beyaz sancakları ve hep bir ağızdan söyledikleri ilahilerle Şafak Kalesi’nin surlarına doğru ilerliyordu. Ordunun en önünde, her biri birer apartman yüksekliğinde olan, pirinç ve kutsal altından dövülmüş, gövdelerinden kör edici bir ışık sızan on adet devasa “Kutsal Melek“ savaş makinesi yürüyordu. Bu makineler, her adımda toprağı sarsıyor, devasa mekanik kanatlarını açtıkça etraflarına yıkıcı bir kutsal enerji dalgası yayıyordu.
Ordunun merkezindeki görkemli altın tahtırevanda, krallığın en güçlü üç kardinali oturuyordu: Kardinal Malakor, Kardinal Lucius ve Kardinal Benedict. Ancak aralarındaki bu muazzam güce rağmen, tahtırevanda zehirli bir hava solunuyordu.
“Lucius!“ diye gürledi Kardinal Malakor, elindeki altın asayı yere vurarak. “Sol kanattaki şövalyelerin neden bu kadar yavaş ilerliyor? Savaş başlamadan önce bizi arkadan vurmayı mı planlıyorsun? Casuslarımın ele geçirdiği o gizli mektuplar, senin Başkent ile yaptığın gizli pazarlıkları açıkça gösteriyor!“
Kardinal Lucius’un yüzü öfkeden kıpkırmızı kesildi. “Bu bir iftira, Malakor! O mektupların sahte olduğunu biliyorsun. Asıl senin öncü birliklerin kanyon girişinde bekleyerek bizi önden ölüme sürüklüyor. Papa’nın gözüne girmek için her şeyi yapacağını hepimiz biliyoruz!“
Kardinal Benedict ise araya girmeye çalışıyordu ama nafileydi. Elara’nın haftalardır gölge suikastçılarıyla yürüttüğü o kusursuz dezenformasyon operasyonu, haçlı ordusunun komuta kademesini daha savaş alanına ayak basmadan önce birbirine düşman etmişti. Birbirlerine olan güvensizlikleri o kadar derindi ki, ordunun koordinasyonu tamamen felç olmuş durumdaydı.
Şafak Kalesi’nin surlarında ise bambaşka bir ölüm sessizliği hakimdir.
Kaelen Vane, surların en uç noktasında, pelerini hafifçe esen rüzgarda bir bayrak gibi dalgalanarak dikiliyordu. Gözlerindeki o dipsiz kozmik boşluk, karşıdan gelen o devasa orduyu adeta birer karınca sürüsü gibi süzüyordu. Onun hemen arkasında, Kaelen’in her an harekete geçmesini bekleyen Elara, Vexia ve Lyra duruyordu.
“Düşman menzile girdi, Lordum,“ dedi Elara, gölgelerin içinden Kaelen’in kulağına fısıldayarak. Dudaklarında ölümcül bir gülümseme vardı. “Kardinaller arasındaki inanç çatışması en üst seviyede. Lucius ve Malakor şu an birbirlerinin hamlelerini izlemekten ordularını düzgün yönetemiyorlar. Bir kıvılcım yetecektir.“
Vexia, yeni alaşımlarla güçlendirdiği ve elflerin dondurucu buz rünleriyle sarılmış olan elli adet devasa Gölge Alevi Topu’nun başında bekliyordu. “Lordum, tüm namlular düşmanın o devasa melek makinelerine kilitlendi. Sizin formülünüzle ürettiğimiz o ışık-gölge alaşımı şarapneller, o pirinç canavarları içeriden patlatmak için sabırsızlanıyor.“
Lyra ise asasını havaya kaldırarak Kaelen’in hemen solunda durdu. “Elf rüzgar büyücüleri, ovayı kaplayacak ve düşman okçularının görüşünü tamamen sıfırlayacak olan o dondurucu sis perdesini hazırladı. Sadece emrinizi bekliyoruz.“
Kaelen yavaşça elini kaldırdı. Sesi, surlardaki her askerin zihninde bir ölüm fermanı gibi yankılandı:
“Vexia. Lyra. Ateş edin.“
Aynı anda ateşlenen elli adet Gölge Alevi Topu, ovayı sarsan bir gürültüyle mor ve siyah renkli devasa enerji kürelerini düşmanın üzerine fırlattı. Kanyonun üzerinden esen dondurucu sis perdesiyle birleşen bu saldırı, haçlı ordusunun öncü saflarında tam bir cehennem yarattı.
Gölge çeliğiyle zenginleştirilmiş patlayıcılar, Kutsal Melekler’in o parıldayan ışık kalkanlarına çarptığı an, kalkanlar bir parazit tarafından kemiriliyormuş gibi saniyeler içinde kararak söndü. Toplardan fırlayan şarapneller, devasa makinelerin eklem yerlerini biçerek pirinç gövdelerini havaya uçurdu. Devasa makineler, büyük bir gürültüyle kendi askerlerinin üzerine devrilirken ovada çığlıklar yükseldi.
Ancak düşman ordusu çok kalabalıktı. Üç yüz bin asker, kayıplara aldırmadan, rahiplerin yarattığı o altın renkli ışık auralarının arkasında devasa bir sel gibi surlara doğru koşmaya devam ediyordu.
Kardinal Malakor, surların üzerindeki Kaelen’i gördüğünde asasını havaya kaldırdı. “Yürüyün, kutsalın savaşçıları! O sapkın hükümdarın başını getirene cennetin kapıları açılacaktır! Işığın gazabı üzerlerine olsun!“
Kaelen, ovadan yükselen o kör edici altın ışıklara ve üzerine doğru yağan binlerce kutsal mızrağa karşı sadece bir adım öne attı. Boş havada süzülerek surların üzerinden ovaya doğru ilerlemeye başladı. Elleri her zamanki gibi arkasında birleşmişti. Yüzündeki o sarsılmaz ciddiyet, dünyadaki hiçbir gücün onu sarsamayacağını kanıtlıyordu.
Zihnindeki Hegemonya Arayüzü’nü açtı.
[Mevcut Mutlak Otorite Puanı: 6700]
Puan mağazasının “Kozmik Kıyamet“ sekmesinde parıldayan o nihai anomali becerisine odaklandı.
“Kozmik Kıyamet Alanı. Aktif et,“ diye fısıldadı Kaelen.
[Gerekli Mutlak Otorite Puanı: 5000]
Kaelen’in parmaklarını kapattığı o saniye, Aethelgard evreninin üzerine daha önce hiç görülmemiş, zamanı ve mekanı tamamen durduran bir dehşet çöktü.
Şafak Ovaları’nın üzerindeki gökyüzü, sanki devasa bir cam darbe almış gibi boydan boya çatladı. Havada ne bir rüzgar esti ne de bir şimşek çaktı. Sadece gökyüzündeki o çatlaklardan içeriye, boyutların ötesindeki o mutlak, dondurucu ve karanlık kozmik boşluk sızmaya başladı. Gökyüzü bir anda tamamen karararak yerini milyarlarca dönen mor ve siyah renkli yıldız tozuna bıraktı.
Aynı anda, ovadaki yerçekimi dengesi tamamen bozuldu.
“N-Neler oluyor?!“ diye çığlık attı Kardinal Lucius, tahtırevanın içinden havaya doğru süzülmeye başladığını fark ettiğinde.
Üç yüz bin kişilik haçlı ordusu, üzerlerindeki o yüzlerce kiloluk ağır altın zırhlarla birlikte yavaşça yerden yükselerek havada asılı kalmaya başladılar. Atlar, şövalyeler, devasa savaş arabaları ve hatta o kalan kutsal melek makineleri... Hepsi, Kaelen’in yarattığı o kozmik alanda birer tüy gibi havada süzülüyordu.
Ardından, Kaelen elini yavaşça aşağıya doğru indirdi.
“Kozmik Kıyamet. Çöküş.“
Havada süzülen üç yüz bin askerin üzerindeki yerçekimi, bir anda normalin tam yüz katına çıkarıldı.
Korkunç bir basınç dalgası ovayı yaladı. Havada asılı duran tüm o devasa ordu, saniyeler içinde akıl almaz bir hızla basalt zemine doğru çakıldı. Şövalyelerin altın zırhları, kendi vücut ağırlıklarının ve yerçekiminin baskısıyla içe doğru bükülerek kemiklerini un ufak etti. Devasa Kutsal Melekler, basıncın etkisiyle kendi pirinç gövdelerinin ağırlığı altında ezilerek birer hurda yığınına dönüştü.
Bu sadece fiziksel bir ezilme değildi. Kozmik Kıyamet Alanı, düşen her bir askerin ruhunu ve manasını saniyeler içinde emerek Kaelen’in sistemine aktarıyordu. Ovada ne bir çığlık ne de bir feryat kaldı; sadece çeliğin ezilme sesi ve saniyeler içinde yüzbinlerce insanın küle dönüştüğü o dondurucu sessizlik hüküm sürüyordu.
Üç kardinal, tahtırevanlarının mermer zemine çakılmasıyla birlikte kanlar içinde dizlerinin üzerine çökmüşlerdi. Onların o çok güvendiği, tanrılarının kutsadığı o “Kutsal Işık“ auraları, Kaelen’in uyguladığı bu asimetrik kozmik basınç altında daha havaya yükselemeden saniyeler içinde sönmüştü.
Malakor, titreyen elleriyle Kaelen’e bakmaya çalıştı. Ancak Kaelen’in etrafındaki alan o kadar ağırdı ki, kardinalin gözleri yüksek basınçtan dolayı kanamaya başlamıştı. “S-Sen... sen tanrıların bile ötesindesin...“ diye fısıldadı son nefesini verirken.
Kaelen, yavaş adımlarla havada yürüyerek ovaya indi. Üç kardinalin cansız bedenlerinin önünde durdu. Ovada artık üç yüz bin kişilik ordudan eser yoktu; sadece mor yıldız tozlarıyla kaplanmış, sessizliğe bürünmüş devasa bir basalt düzlük kalmıştı.
Zihnindeki sistem arayüzü, şimdiye kadar duyduğu en büyük ve en görkemli altın harflerle parlayarak zaferini ilan etti:
[Kazanılan Mutlak Otorite Puanı: +15.000]
[Mevcut Mutlak Otorite Puanı: 16.700]
Şafak Kalesi’nin surlarından inen Elara, Vexia ve Lyra, bu imkansız, tanrısal kıyımın ortasında yürüyerek Kaelen’in arkasında diz çöktüler. Alınlarını o mor tozlarla kaplı basalt zemine değdirirken, her birinin vücudu Kaelen’in etrafından yayılan o devasa kozmik güç dalgalanmaları karşısında titriyordu. Onların kalbindeki o fanatik bağlılık, artık dünyevi hiçbir kelimeyle açıklanamayacak kadar derin, adeta dini bir ibadete dönüşmüştü.
Vexia, gözlerinden yaşlar süzülerek fısıldadı: “Yüce Lordumuz... Siz bu dünyanın çok ötesindesiniz. Sizin sancağınız altında tüm evren dize gelecektir.“
Lyra, gümüş asasını yere bırakarak Kaelen’in pelerininin ucunu hafifçe öptü. “Sizin kurallarınız, artık bu kıtanın tek kanunudur, yüce Hükümdarımız.“
Elara ise gölgelerin içinden tamamen sıyrılarak başını kaldırdı, ametist gözlerinde sarsılmaz bir bağlılık vardı. “Kutsal Işık Krallığı’nın Başkenti artık tamamen savunmasız, Lordum. Onların tanrıları bile sizin adınızı duyduğunda titreyecektir.“
Kaelen, yavaşça arkasına döndü ve tahtına doğru yürümeye başladı. Gözlerindeki o dondurucu kozmik boşluk, fethedilmeyi bekleyen güney sınırlarının ötesine odaklanmıştı.
Haçlı seferi bitmişti. Şimdi, Kutsal Işık Krallığı’nın Başkentini ele geçirme ve Aethelgard kıtasının mutlak hükümdarı olma vaktiydi.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.