Bölüm 5
Kırmızı Dev’e binip memleketimizden ayrılalı en az iki buçuk saat olmuştu. Dürüst olmak gerekirse, trenle seyahat etmeyi pek sevemedim; evet, içerisi rahattı ve ihtiyacın olan her şey elinin altındaydı, fakat bu ağır hava ve basınç biraz sinir bozucuydu. Belki de bu hoşnutsuzluğum, seyahate alışık olmamamdan kaynaklanıyordur, özellikle de bu kadar uzun olanlarına. Çocukluğumdan beri memleketimin sınırlarından dışarı çıkmadığımı hatırlıyorum. Elbette bir Maksi[1] ile seyahat etmişliğim vardı, ama bu, trenin hızıyla kıyaslanamazdı.
Ben tembelce odamızın tavanına bakarken, Maksi ile ışık treni arasındaki farkı düşünüyordum. Tam o sırada, yan yatakta uyuyan Hayato’nun neredeyse aşağı kaydığını fark ettim. Ya ölü gibi uyuyordu ya da sıkıntıdan bayılmıştı ama bu, düşmek üzere olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Onu itmek için uzanıyordum ki, ani bir güneş ışığı pencereden içeri vurup beni kör etti. Gözlerimi kısarak perdeye uzanmak için döndüm… ama gördüğüm şey karşısında bir an durakladım.
Geniş pencereden kelimelerle tarif edilemeyecek bir şey görünüyordu. Önümde sanki başka bir dünya açılmıştı, daha doğrusu onun muhteşem manzarası: Dünyanın tüm renklerindeki çiçeklerle dolu sonsuz çayırlar ve göklere uzanan ağaçlar. Tren hızla ilerlese de her şey net ve güzel görünüyordu. Çiçekler rüzgârda nazikçe sallanıyor, ağaçlar sıkıca, neredeyse birbirlerine yapışarak büyüyordu ve uzakta, ufukta, her şeyi tamamlayan devasa ve güzel bir şekilde yükselen güneş vardı.
— Ahh… Ne güzellik ama, doğa yine tüm ihtişamıyla kendini gösteriyor. — dedi Renta yerinden kalkmadan.
O kadar şaşkındım ki, neden ayağa kalktığımı bile unutmuştum. O anda, daha önce hiç böyle bir şey görmediğimi düşündüm…
Renta, tepkimi fark edince yerinden kalktı ve gülümseyerek konuştu:
— Neredeyse başkente vardık sayılır. Daha önce birkaç kez buraya gelmiştim. Bu çiçekli tarlalar başkenti her yönden çevreliyor. Bu topraklara, başkentin tam merkezinde, yer altında bulunan Kutsal Taş’ın etkisiyle oluştuğu için bu topraklara Kutsal Topraklar deniliyor. Söylentilere göre, Kutsal Taş, toprağı ve hatta gökyüzünü bile etkileyebiliyormuş, bu yüzden Kutsal Topraklar… bu kadar masalsı görünüyor. —
Kutsal Taş ismini duyunca… Dedemin hikâyeleri bir anda aklıma geldi. Bize sık sık bu taşla ilgili efsaneler anlatırdı. Ama özellikle bir şeyi çok kez tekrarlardı: “Kutsal Taş, tüm ülkemizin en büyük hazinesidir.“ Yalnızca ülkemiz ne kelime, bildiğim kadarıyla tüm dünyanın hazinesi. Onun sözlerine göre, o olmasaydı ne büyümüz olurdu ne de yaşayabileceğimiz bir yer. Bu çiçeklere ve çayırlara bakınca, Kutsal Taş’ın insanlık için ne kadar önemli olduğunu ve onun ülkemizin sınırları içinde bulunmasının bizi ne kadar özel kıldığını anlamaya başlamıştım.
Aniden sessizlikte boğuk bir çarpma sesi duyuldu. Renta ile birlikte anında arkamıza döndük… ve yerde oturmuş, başını tutan Hayato’yu gördük. Galiba düşmüştü. Ayağa kalkma sebebim bir anda aklıma yine gelivermişti.
Hayato bir şeyler mırıldanıyor, sadece “Of, canım acıdı” dediği duyuluyordu. Sonra başını kaldırdı ve pencereden Kutsal Toprakları görünce önce durakladı, sonra ağzı açık bir şekilde sordu:
— Ben öldüm mü?.. Burası neresi böyle? — Ardından bağırdı. — Ben CENNETE mi geldim! — Sonra ensesini kaşıyarak ekledi. — Burası Gök Dünyası’ndaki[2] cennet mi acaba? Oyunun yapımcıları cennetin kopyasını nasıl yapmayı başarmışlar ya. Harika, saygım sonsuz! — diye mırıldandı.
Hayato, böyle bir durumda bile nasıl Gök Dünyası’nı düşünebiliyorsun? Demek ki ölse bile oyunları düşünecek. Gerçi bekle, Gök Dünyası gerçekten Kutsal Topraklara benziyor, diye aklımdan geçirdim tekrar pencereye doğru göz atarak. Anlaşılan, oyunun yapımcıları Gök Dünyası’nı yaparken Kutsal Topraklar’dan ilham almışlar.
Renta kendini tutamayıp kahkahalarla güldü. Sakinleşince
Hayato’ya Kutsal Topraklar’ı ve Kutsal Taş’ı anlattı. Ben de birkaç kelime eklemeye çalıştım. Hayato bizi sessizce ve şüpheli bir bakışla dinledi – sanki bir şey sormak istiyormuş gibiydi: Bu çiçek geçidi başkentin kendisine kadar bitmeyecek mi? Bunu sorma ihtimali çok yüksekti. Çiçeklere gözünü ayırmadan baktığı için böyle bir sezgim oluşmuştu. Anlaşılan Kutsal Topraklar, beni şaşırttığı kadar onu da şaşırtmıştı.
Renta’nın anlatımından sonra, bu masalsı topraklara bakarak birkaç dakika daha oturduk, ta ki yavaş yavaş kaybolmaya başlayana kadar. Evet… Her şeyin bir sonu vardır. Ne kadar güzel ve ne kadar görkemli olsa da, bir gün herşey sona erer. Aniden aklıma saçma bir düşünce giriverdi: “Ben bir filozof muyum neyim?”
— Çocuklar, neredeyse oradayız, başkente vardık! — diye aniden bağırdı Renta.
Hayato hemen pencereye yapıştı, başkenti uzaktan görmek için elinden geleni ardına koymuyordu… Ama anında yüzündeki gülümseme silindi.
— Hey Renta. Önümüzde devasa bir duvardan başka bir şey görünmüyor. — diye mırıldandı.
Renta gülümsedi ve Hayato’ya yaklaşıp elini omzuna koydu ve duvarı göstererek konuştu:
— Bak, bu duvar Başkentin Büyülü Duvarı olarak adlandırılıyor. Bazıları ona Zaferin Son Duvarı diyor. Bu duvar da Kutsal Topraklar gibi başkenti çevreliyor ama amacı onu korumak. Bu duvardan geçtiğimizde, başkenti tüm ihtişamıyla göreceğiz. O yüzden hazırlanın, yakında ortalık kızışacak. —
Renta’nın sözlerinden sonra ben de kendimi pencerenin yanında buldum, Hayato gibi başkenti görmeye çalışıyordum. Ama pencerenin yanına ne ara gelmiştim? Anlaşılan Renta’nın sözleri beni tamamen meraklandırmıştı… Ve evet, duvara yaklaştıkça duvar daha da büyüyordu.
Yakından bakınca duvar katı katına daha devasa görünmeye başlamıştı, üstü artık görünmüyordu bile. Tahminime göre, bu duvarın boyu en az otuz altı, kırk metre arası birşey olmalı. Bir matematikçi değilim ama yine de yaklaşık bir şey söyleyebilirim.
Ben dâhiyane matematik yeteneğimle duvarın boyunu hesaplamaya çalışırken, duvarda uzaktan görünmeyen bazı sembolleri fark ettim. Ne olduklarını Renta’ya sormaya karar verdim.
Renta biraz düşündükten sonra hafif bir gülümsemeyle cevap verdi:
— Sadece bu sembollerin, başkenti sihirli felaketlerden koruyan bariyerler olduğunu ve onları Yedinci Kutsal Birliği’nin Komutanı, Bay Kiyoma Yugo’nun yarattığını biliyorum… Ama dürüst olmak gerekirse, bu bariyer sembollerinin adının bile ne olduğunu ben de bilmiyorum. — dedi.
— Akira, kitabı al! Renta’nın bilmediği şeyi not etmeliyiz! İlk kez Renta’nın bir şeyi bilmediğini görüyorum, yoksa hâlâ Kutsal Topraklar’ın etkisi altında mıyız ve bunu fark edemiyor muyuz? — diye bağırdı Hayato yüzünü kapatarak.
— Ben her şeyi bilen bir robot değilim ki Hayato. Sadece eskiden Enjou Klanı’nın Büyü Okulu’nda okuduğum için başkent hakkında birçok şeyi biliyorum, onun dışında ben de sıradan biriyim. — dedi Renta ensesine elini koyup ve gülümseyerek.
Renta ve Hayato’nun sohbeti, trende yapılan bir anonsla aniden kesildi:
— Öhöm… Öhöm… Değerli yolcular, yakında başkent durağına varacağız. Lütfen eşyalarınızı hazırlayın ve önemli şeylerinizi unutmayın. Tren hemen yoluna devam edecektir. Lütfen arkanızı temiz bırakın – diğer yolculara titizliğimizi gösterip onlara iyi bir örnek olalım!
Anons devam ederken, Hayato’nun hızla tüm eşyaları toplamaya başladığını fark ettim. Sanki bir panik moduna girmişti ve saniyeler içinde gördüğü her şeyi, hatta Renta’nın ve benim çantamı bile vagonda bulunan valizlere tıkamıştı.
— Ne kadar da yavaşsınız, gençler! Yaşlılar gibisiniz! Yakında başkente varacağız ama siz hazırlanmak yerine kıçınızı yaymışsınız. Çabuk kalkın, haydi haydi! — diye bağırdı Hayato, heyecandan parlayarak.
Renta kendini tutamayıp güldü ama yine de Hayato’ya yardım etmek için kalktı. Ben de onun örneğini izledim ve kendi çantamı “normal bir şekilde” toplamaya gittim.
Toplama ve temizlik işlerini hızlıca bitirince, trenin duvardan geçtiği anı görmek için hemen pencereye koştuk.
Orada, duvarın yanında, Birinci Kutsal Birlikten büyücüler duruyordu – parıldayan zırhlar içinde ve ciddi yüzlerle. Biz geçerken treni izliyorlardı. Anlaşılan bu, güvenlik ekibinin bir parçasıydı. Ne de olsa başkentin savunma sistemi dünyanın en iyilerinden ve en güvenilirlerinden biri, diye duymuştum.
Ve sonunda duvardan geçtik… Duvarın arkasında böyle bir güzellik ve teknoloji görmeyi asla beklemiyordum. Orada tamamen başka bir dünya başlıyordu; Kutsal Topraklar bile bu manzarayla kıyaslanamazdı. Demek ki dünyaya ışık getiren başkentin manzarası buydu. Tüm vücudum bir anda dona kaldı ve ürperdi… Vücudum beni dinlemiyordu; bu manzaradan gözlerimi ayıramıyordum.
Binlerce devasa bina, gökyüzünde kuşlar gibi uçan gemiler, semtleri birleştiren altın köprüler gözlerimi kamaştırıyordu, neredeyse her binada Kutsal Birliklerin komutanlarının ve bayraklarının resimleri olan sihirli neon tabelalar parlıyordu. Her şey hareket ediyordu, parlıyordu, gürültü yapıyordu, şehir sanki tek bir canlı organizmaydı. Duygularımı arkadaşlarıma anlatmak için tek bir kelime bile edemiyordum, öylece kalakalmıştım.
Hayato da anlaşılan tam bir coşku içindeydi, mutluluktan parlıyordu ve başkenti sessizce izliyordu. Ama sonra bir şeyler saydığını fark ettim, ne saydığını sormak için tam ağzımı açacaktım ki yüksek sesle konuşmaya başladı:
— Bu resmen Sharfall gibi! Ya da hayır, hayır, kesinlikle Magician Stare gibi! Yoksa… Yoksa MagicZone gibi! Tanrım, ben nereye düştümmmm böyle! —
Sanki hipnotize olmuştu. Renta ise bizden çok daha sakin görünüyordu.
— Hmm… Beklediğimden daha çok şey değişmiş. — Renta sadece etrafı değerlendiriyor, neyin değiştiğini neyin değişmediğini anlamaya çalışıyordu. Sanki başkentin rehberi gibi görünüyordu.
Ve küçük bir kasabanın taşralı gençleri olan Hayato ve ben için… tüm bunlar başka bir dünyaydı. Böyle bir mimariyi, böyle bir teknolojiyi, böyle bir yaşamı daha önce hiç görmemiştik.
Başkent, altından yapılmış devasa bir mekanik merdivene benziyordu, semtleri birleştiren köprüler ise başkenti daha da süslüyordu ve altlarındaki şelale ve nehirlerin güneş ışınlarının altında nasıl parladığını anlatamıyorum bile. Ama bunlar harici bu güzel yapıya en son noktayı koyan şey. En ortada ve başkentin en yüksek noktasında yükselen İmparatorların Altın Kalesi idi… Resmen parlayarak görkemini gösteriyordu.
Kaleyi kendi gözlerimle canlı olarak gördüğümde, neden tüm Kuontayo’nun sembolü olduğunu anlamaya başlamıştım. Orada, zirvede, en güçlü savaşçı ve hükümdar olan On Birinci İmparator, Hinoakari Kōsei yaşıyordu. Onu hiç görmemiştim ama onunla ilgili görkemli hikayeler duymuştum. Eğer yarısı bile doğruysa, o gerçekten ülkenin en güçlü savaşçısı ve en erdemli yöneticisi unvanını tamamen hak ediyordu.
Tren yavaşlamaya başladı. Sonunda istasyona varmıştık.
İstasyon kendi kendine bile küçük bir şehire benziyordu: binlerce insan, onlarca büfe, yüksek sesli bağırışlar, anonslar, yemek kokusu, büyülü cihazların gürültüsü. Peron bile canlı gibi görünüyordu. Bu karmaşayı gördükten sonra kendimi sakinleştirdim ve tam vagonun kapısını açmak üzereydim ki…
— YOLDAN ÇEKİLİN! — diye arkamdan bir haykırış duyuldu ve aniden Hayato trenden fırladı.
Onu tutmaya çalıştım ama birlikte dışarı düştük ve kendimizi bir insan ordusu akışının tam ortasında bulduk. Etrafımdaki her şey gürültülüydü, hareket ediyordu, parlıyordu, değişik kokular dikkatimi çekiyordu.
— BEDAVA BÜYÜLÜ İÇECEKLER! — bir taraftan bağırışlar geliyordu.
— SAVAŞLAR İÇİN EN YENİ KARTLAR! — diğer taraftan.
Ben şaşkınlıkla kalakalmıştım. Böyle bir yerde daha önce hiç bulunmamıştım. Ama Hayato, tam tersine sanki her şeyden zevk alıyordu.
— AAAAAA! Bak! Bak! Her şey devasa, her şey parlıyor! Acaba burada ne tür oyunlar bulabilirim?! — diye bağırıyordu bir sağ ve bir sola bakarak.
— Of, düştünüz sandım… İyi misiniz? Burada ilk kez olsanız bile, diğerlerini bu kadar korkutmamalısınız. Gerçi… ben de ilk geldiğimde deli gibi koşmuştum. — arkamızdan Renta’nın sesi duyuldu.
— Hiçbir şey düşünemiyorum! Bu şehir… gerçekten de eşsiz! — diye parladı Hayato.
Ona buraya neden geldiğimizi hatırlatmak istedim ama Renta benden önce davrandı ve sordu:
— Sınav binasına nasıl gidileceğini biliyor musunuz?
Başımı sallayıp “Hayır” dedim.
— O zaman dinleyin, — dedi Renta ve fantastik el hareketleri yaparak yolu anlatmaya başladı:
— Sadece bu caddeden dosdoğru gidin. Burası başkentin ana caddesi. Bugün sınav günü ve bunun şerefine buraya pazar kuruldu ama dümdüz giderseniz kaybolmayacağınıza eminim. Benim halletmem gereken ufak bir işim var, ama sınav binasının önünde sizinle buluşacağıma garanti verebilirim. Hadi, görüşürüz! — bunları takır takır söylerek bir anda hızlı bir şekilde el sallayıp kalabalığın içinde kayboldu.
Vedalaşmaya bile fırsat bulamamıştık, öylece baka kalmıştık.
Ama Hayato kendinden emin bir şekilde yerinden doğruldu ve önümüzdeki yıla koyuluverdi. Uzun bir nefes çekerek ve üstümü tozlardan silkerek bende onun peşinden geniş ve gürültülü olan bu caddeye giriş yaptık… yeni bir maceraya doğru ilerledik.
Akira’nın Bilgileri:
[1] - Maksi: Mana’yı ya Işık Taşı’ndan ya da doğrudan sahibinden kullanan uçan arabalar. Sihirli teknolojinin yaygın olduğu şehirlerde kişisel taşıma aracı olarak sıkça kullanılırlar.
[2] - Gök Dünyası: Hayato’nun günlerce oynadığı ve ikinci evi olarak adlandırdığı bir konsol rol yapma oyunudur.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.