Bölüm...
Drama, Fantasy, Historical, Isekai, Josei, Novel, Romance

Bölüm 60

Kiraz Çiçeklerinin Kâbusu
Yazar: Hanagasumi Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 8 dk Kelime: 2.044


Kiraz çiçeklerinin narin taç yaprakları dört bir yana savruluyordu.
Herdin gözlerini açıp o manzarayı gördüğü anda, içgüdüsel olarak anladı.
Bu bir rüyaydı.
Son on yılı aşkın süredir sayısız kez gördüğü, artık bir sonraki sahnesini ezbere bildiği o rüya... Defalarca görmekten bıkıp usandığı o lanet rüya.
Birazdan babasının sesi duyulacaktı.
“Herdin.“
Eskiden bu ses, içinde beliren belli belirsiz bir sıcaklık ve huzurla başını çevirmesine neden olurdu. Artık ise onda hiçbir şey uyandırmıyordu.
Fakat bu bir rüyaydı ve rüyada karşı koyma gücü yoktu. Bu yüzden Herdin, kendisine verilmiş bir rolü oynayan bir oyuncu gibi sahnenin akışını sessizce izledi.
Karşısında, kılıcı canavar kanıyla kaplanmış Cassion duruyordu.
Ve onun önünde, yere çökmüş küçük Herdin...
“Herdin...“
Cassion, üzerine üşüşen canavarlarla savaşırken kendi kudretine yenik düşmüş, deliliğe sürüklenmişti.
Oğlununkine benzeyen mavi gözleri odaklanmıyordu. Dengesizleşen mana, bedeninden ince sisler gibi yükseliyordu.
“...Baba?“
Normalde o sert ama sevgi dolu tebessümüyle cevap verecek olan adam, tek kelime etmeden kılıcını kaldırdı.
Küçük çocuk dehşet içinde ona bakakaldı.
Bugünkü Herdin ise, onlarca, yüzlerce kez yeniden yaşadığı bu sahneyi bomboş gözlerle seyrediyordu.
Çünkü ne yaparsa yapsın, çoktan geride kalmış geçmişi değiştiremeyeceğini biliyordu.
Sırada annesi vardı.
“Hayır, Cassion!“
Cassion’ın kılıcı küçük Herdin’e doğru indiği anda Eloise koşarak araya girdi, oğluna sarıldı ve darbeyi kendi üzerine aldı.
“...Anne?“
Yere yığılan annesinin sırtına dokunan küçük Herdin’in avucu kıpkırmızı kana bulandı.
Kar gibi yere serilmiş kiraz çiçekleri de kana boyandı.
Çocuğun elleri titremeye başladı.
Gözleri de...
Bir anda o gözlerin içine dolan şey, tarifsiz bir korkuydu.
Sonra sıra kayba gelecekti.
Ve en sonunda...
Küçük Herdin büyüsünü kullandı.
Babasına bakan o çocuk gözlerinde artık korku kalmamıştı.
Orada kalan son duygu, aklındaki bütün sağduyuyu yakıp kül eden öfkeydi.
Herdin, Cassion’a büyüyle saldırdı.
Babası gibi kutsal canavarın kudretiyle doğmuş, çocukluğundan beri eğitim almıştı. Bu yüzden kullandığı büyü hafife alınacak gibi değildi.
Cassion da bunun farkındaydı.
Ama buna rağmen oğlunun büyüsünden kaçmadı.
Sanki kaçabilecek kadar bile aklı yerinde değildi.
Cassion darbeyle sendelediği sırada Herdin, ölmüş bir şövalyenin yanına düşmüş kılıcı kaptı.
Tam o anda Cassion da kılıcını savurdu.
Herdin güçlükle karşılık vererek darbeyi savuşturmayı başardı.
Fakat yetişkin bir adamla küçücük bir çocuk arasındaki güç farkını kapatmak mümkün değildi.
Herdin hem kılıcıyla hem de büyüsüyle durmaksızın saldırdı.
Cassion bilinçli olarak büyü yapmıyordu.
Ama bedenini saran, jilet kadar keskin mana çevresindeki her şeyi parçalıyordu.
Vücudunda açılan irili ufaklı yaralara aldırmadan saldırmayı sürdürdü Herdin.
Düşünebilecek durumda değildi.
Son gücüyle kudretli bir büyü yaptı ve isabet ettirdi.
O anda Cassion sendeledi.
Ve o küçücük fırsatı değerlendiren Herdin...
Babasının ona bizzat öğrettiği teknikle kılıcını Cassion’ın kalbine sapladı.
Cassion’ın etrafında kabaran o korkunç mana yavaş yavaş dağıldı.
Adam öne doğru yıkılarak Herdin’in üzerine düştü.
Küçük çocuk, kulağının dibinde babasının son nefesiyle fısıldadığı sesi duydu.
“Her... din...“
Aynı anda Cassion’ın bulanık gözlerine yeniden ışık geldi.
Ne yaptığını idrak eden küçük Herdin’in gözleri şiddetle titremeye başladı.
“...Baba?“
Yıllar boyunca defalarca düşünmüştü.
Acaba o gün...
Babası ölmeden hemen önce onu gerçekten tanımış mıydı?
Yoksa yalnızca alışkanlıkla adını mı söylemişti?
Bazı günler...
Son anda aklı yerine gelmişti, diye düşünürdü.
İmparatorluğun en büyük büyülü kılıç ustasının, deliliğe kapılmış olsa bile küçücük bir çocuğa yenilmesi mümkün değildi.
Babası onu tanımış...
Ve bilerek yenilmişti.
Onu öldürecek kişinin kendi oğlu olmasını istemişti.
Belki de son anında huzur bulmuştu...
Ama bazı günler de bunun sadece kendisini avutmak için uydurduğu bir yalan olduğuna inanırdı.
Belki de babası, bilinci yerine gelmeden ölüp gitmişti.
Çünkü neredeyse öz oğlunu öldürdüğünü...
Sevdiği karısını kendi elleriyle katlettiğini...
Ve sonunda oğlunun kılıcıyla can verdiğini bilerek ölmesi...
Babası için fazla acımasız olurdu.
İşte bu yüzden, her gün hangisi daha katlanılabilirse ona inanmıştı.
Sonunda ise...
Düşünmeyi tamamen bırakmıştı.
Ne fark ederdi ki?
Babasını kendi elleriyle öldürdüğü gerçeği değişmiyordu.
O günün hakikatini bilenler yalnızca avuç içi kadar az sayıdaki en yakın kişilerdi.
Delmark Hanesi’ni korumak ve çocuk dükün konumunu güvence altına almak için gerçeği toprağa gömmüşlerdi.
Dışarıya anlatılan hikâyeye göre...
Eloise’in ölümünün acısına dayanamayan Cassion aklını kaçırmış ve kendi canına kıymıştı.
Ama insan gerçeği herkesten saklayabilirdi.
Kendisinden asla...
“Ah... aaah... aaaah!“
Herdin, kan gölü içinde diz çökmüş on yaşındaki hâlinin yaralı bir yavru hayvan gibi çığlık atışını gözlerinde tek damla yaş olmadan izledi.
Sonra ağır ağır gözlerini kapattı.
Bu lanet rüya, sonunu göstermeden onu hiçbir zaman uyandırmazdı.
Gözlerini yeniden açtığında karşısında tanıdık tavan vardı.
Başını çevirdiğinde ise tanıdık bir yüz...
Lokumdan bile daha yumuşak, daha tatlı görünen bir kadın.
Herdin bir süre huzur içinde uyuyan Blair’i seyretti.
Ardından bakışlarını pencereye çevirdi.
Dışarıda kiraz çiçekleri kar taneleri gibi savruluyordu.
Tıpkı o gün olduğu gibi.
Demek yine o mevsim gelmişti.
Her yıl bu zamanlarda aynı kâbusu görmesinin sebebi de buydu.
O korkunç anıları boş gözlerle yeniden seyrettikten sonra yavaşça doğruldu.
Yataktan indi.
Sabahlığını giydi.
Masanın üzerindeki purolarına doğru yürüdü.
Purosunu ve çakmağını almak üzere uzanırken yan taraftaki bir şeye gözü takıldı.
Marshmallowların konduğu kâse...
İçinde hâlâ üç tane duruyordu.
Blair dün gece onları kahvaltıda yiyeceğini söyleyerek bırakmıştı.
“İstersen iki tanesini sen yiyebilirsin. Dün gece bir tane bile yemedin.“
Karısı, sanki kendisi için büyük bir özenle sakladığı değerli bir şeyi paylaşır gibi onları ona bırakmıştı.
O sesi hatırlayınca Herdin usulca güldü.
Sonra onun kendisi için ayırdığı marshmallowlardan birini ağzına attı.
Yumuşacık dokusu hâlâ damak tadına uygun değildi.
Ama uzun zamandır tatmadığı o tatlılık...
Aslında hiç de fena değildi.
Dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı.
Karısının onun için vazgeçtiği o tatlılığı sessizce tadını çıkararak bitirdi.
Sonra purosunu ve çakmağını sabahlığının cebine koydu.
Ve yatak odasından çıktı.
                                    ~~~
Öğleden sonra...
Öğle yemeği çoktan geçmişti.
Koridorda yürüyen Blair, pencerenin ardından görünen bahçeye baktı.
Bahçe, tam anlamıyla çiçek açmış kiraz ağaçlarıyla doluydu.
Ortadaki fıskiyenin arkasından uzanan yapay su yolu, iki yanında sıralanmış kiraz ağaçlarıyla adeta bir masal diyarını andırıyordu.
Mason’ın anlattığına göre bu bahçenin düzeni, Herdin’in annesi Eloise tarafından bizzat tasarlanmıştı.
Mason, artık konağın yeni hanımı olduğu için isterse bahçeyi dilediği gibi değiştirebileceğini de söylemişti.
Ama Blair’in böyle bir niyeti yoktu.
Bir yandan, nasıl olsa yakında ayrılacağı bir konağa kendi izlerini bırakmak istemiyordu.
Diğer yandan ise...
Bu hâlini gerçekten seviyordu.
Ve hepsinden önemlisi...
Bu, Herdin’in annesinden geriye kalan sayılı şeylerden biri olmalı.
Onun geride bıraktığı izleri kendi kararıyla silmek istemiyordu.
Farkına varmadan yine Herdin’i düşünmeye başlamıştı.
Ve düşünceleri doğal olarak bir gece önce vardığı sonuca kaydı.
Artık bu inatçı, peşini bırakmayan duygudan kaçamayacağını biliyordu.
Onu inkâr etmek ya da kaçmaya çalışmak yerine...
Olduğu gibi kabul etmeye karar vermişti.
Ben hâlâ Herdin’i seviyorum.
Ama bunu kabul etmiş olması, onun yanında kalacağı anlamına gelmiyordu.
İkisinin de amacı tamamlandığında...
Tıpkı onun istediği gibi çekip gidecekti.
Bu bağın eninde sonunda kopacak olduğunu bilse bile...
Bu hayatta onunla yarım kalan her şeyi doğru şekilde tamamlamak istiyordu.
Geçmiş yaşamında yapamadığı gibi...
Senin içimde acı veren bir hatıra olarak kalmanı istemiyorum.
Bir önceki hayatındaki gibi ondan nefret etmek...
Ona kin beslemek...
Ve yeniden ona zincirlenmek istemiyordu.
Bu yüzden içinde kalan bütün sevgiyi son damlasına kadar ona vermeye karar vermişti.
Böylece geriye pişmanlık kalmayacaktı.
“Pippi.“
Blair, Pippi’nin oyun odasına girerek seslendi.
“Pip!“
Artık tamamen büyümüş olan kakım hemen ortaya çıktı.
Sahibini görür görmez sevinçle zıplayarak yanına koştu.
Blair gülümseyip çömeldi ve elini uzattı.
Pippi de karşılık olarak elini usulca dişledi.
“Tek başına saklambaç mı oynuyordun?“
“Pip.“
“Hava bugün çok güzel. Kiraz çiçekleri de açtı. Dışarı çıkıp saklambaç oynamak ister misin?“
Blair odanın diğer tarafındaki çekmecelerden birini açtı.
İçinden yürüyüş tasmasını çıkardı.
Bunu, el becerisi oldukça iyi olan Meli’ye özel olarak yaptırmıştı.
Fakat Pippi’nin hâlâ oyun oynamaya niyeti vardı.
Blair yaklaşınca hızla kaçtı ve odanın köşesindeki dar aralığa saklandı.
Uzun ve ince gövdesi sayesinde en küçük boşluk bile ona yetiyordu.
“Demek gerçekten saklambaç oynamak istiyorsun?“
Cevap yerine dar bir yerden gelen minik kıpırtı sesleri duyuldu.
Blair, Pippi’nin saklandığı köşeye doğru yürüdü.
Orada üzerleri örtülerle kapatılmış birkaç tablo çerçevesi duvara yaslanmıştı.
Aralarındaki boşluktan baktığında, Pippi’nin duvarla çerçevelerin arasına kıvrılmış olduğunu gördü.
“Seni buldum!“
“Pip!“
Pippi yeniden dışarı fırladı.
Koştururken örtülerden birine bastı.
Örtü kayarak çerçevenin üzerinden düştü.
Ve doğrudan Pippi’nin üzerine kapandı.
“Pip?“
Altında kalan küçük kakım telaşla çırpındıkça örtü de komik biçimde sallanıyordu.
Blair bu manzaraya istemsizce kahkaha attı.
Fakat yere düşen örtünün açığa çıkardığı tabloyu gördüğü anda kahkahası birden kesildi.
Resimde daha önce hiç görmediği bir çocuk vardı.
Saçları Herdin gibi siyahtı.
Ama gözleri yeşildi.
Bu yüzden Herdin olamazdı.
Üstelik yüzü de ona benzemiyordu.
Herdin’in babası Cassion’ın da siyah saçları ve mavi gözleri vardı.
Demek ki o da değildi.
Bu çocuk kim?
Tam bunu düşünürken kapı çalındı.
İçeri Mason girdi.
“Hanımefendi.“
Yanına doğru yürürken Blair’in baktığı portreyi gördü.
Ve olduğu yerde bir anda durakaldı.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi